-
Oyunun Dönüşümü: Ce-Eee’den İş Dünyasına

Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.
Oyun oynamak! Kim sevmez ki?
Bebekken bir “Ce-Eee” ile başlayan o ilk bağ, yaş aldıkça gelişen motor becerilerimiz ile birlikte bizi oyun alanlarında diğer çocuklarla buluşturur. Çığlıklar ve gülüşmeler ile oradan oraya koşturan çocuklar, bitmek bilmeyen enerjileriyle yaşamın en saf halini her birimize daima hatırlatırlar. Yaşımız ilerlese de oyun oynamayı bırakmayız; sadece oyunun formu değişir. Artık yaşamın her alanı, keşfedilmeyi bekleyen hazineleriyle devasa bir oyun bahçesidir. Bu bahçede diğer insanlarla bağlarımız derinleşir, aldığımız hazları paylaşır ve oyunun içinde bir anlam aramaya başlarız.
Ancak çoğunlukla, yolun başında bu yoğun hazzı “sevmekle” karıştırırız. Zaman geçtikçe ve anlam dünyamız zenginleştikçe; sevmek, sevgi, haz ve tatmin arayışlarımız da evrilir, kabuk değiştirir.
Ne var ki dünyanın hızla değişen koşullarında, oyunun gölgesi de değişiyor. Eskiden sokakta oyun oynarken zaman algısını yitiren, eve dönme vaktini kaçıran çocukların maruz kaldığı zorbalıklar; bugün şekil değiştirerek modern oyun parklarında ve dijital ekranların ardında yeniden karşımıza çıkıyor. Oyun alanları masaüstü ya da dizüstü bilgisayarlara taşındıkça, çocuklar daha da yalnızlaşıyor. Ekrana hapsolan ve gelişemeyen motor becerilerin beraberinde getirdiği yeni nesil hastalık isimleri, hastane koridorlarında uzayan teşhis süreçlerini birer çileye dönüştürüyor.
Dünyanın bu baş döndürücü hızına yetişemeyen biz “yetişkin oyuncular” ise yaşamın her seviyesinde derin bir eksiklik duygusuyla baş başayız. Dün hayatımızın merkezinde “oyun” alanı varken, bugün o alan yerini “iş” dünyasına bıraktı. Geçmişin oyun kurucuları olarak bugün rollerimizi kuşanıp tüm bu alanların yönetimini sağlamaya çalışıyoruz. Peki ama değişen eksikliklerimiz, zorunluluklarımız ve bastırılmış hislerimizle, geçmişin o özgür oyun alanını bugünün katı iş dünyasında nasıl yönetiyoruz? Bu yeni alanın önüne diktiği engeller, yaşamın diğer pencerelerinde hangi olumsuz duyguları tetikliyor? Tüm bu süreçte geçmişten biriktirerek getirdiğimiz deneyimlerimizi ve yeteneklerimizi gerçekten yapıcı bir şekilde kullanabiliyor muyuz? Yoksa tam tersi bir tıkanma mı yaşıyoruz? Ne hissediyoruz; neyi yapıyor, neyi yapmaktan kaçınıyoruz?
Nereye gidersek gidelim, kiminle konuşursak konuşalım, yükselen öfke nöbetleriyle dışa vuran şey aslında içimizdeki o yaralı ve alanı daraltılmış çocuğun çığlığından başka bir şey değil. Sahneyi, kuralları ve oyuncuları sürekli değişen bu hayat sahnesinde kendi oyuncu kimliklerimiz ile nereye doğru ilerliyoruz? Tam olarak neye ihtiyacımız olduğunu nasıl bilebilir, bizi gerçek mutluluğa götürecek o doğru yolda nasıl yürüyebiliriz?
Biliyoruz ki, içsel dünyamızdan yükselen o muhteşem soruların ve aradığımız tüm cevapların bir bütün olduğunun keşfinde gizli bu sır. Kendimize giden bu yolda yürürken, rehber seslere kulak vermek, destek almak gücümüzü eksiltmez; aksine bizi o bütüne daha da yaklaştırır.
Şimdi, elimizdeki tüm dijital maskeleri, kurumsal rolleri ve modern sahneleri bir kenara bırakıp o en temel soruyla yüzleşme zamanı: Hayat denen bu devasa oyun bahçesinde, ruhumuzu doyuracak o asıl hazineyi, yani gerçek varoluş amacımızı mı arıyoruz; yoksa sadece ekranın, iş stresinin ve öfkenin gölgesinde sıramızı savıp oyunun bitmesini mi bekliyoruz?
Hayat sizden ne istiyor?
Arzu Aykın
-
Şafağın Gizemli Ritmi

Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.
İnsanın hikayesi gizem kutusundan başka nedir ki?
”Tam şafak vaktiydi. Gözlerini açtığında, geceden kalan tüm düşünceleri engin sulardaki balık sürüleri gibi zihnine üşüşmüş, yeni eklenenlerle birlikte günlük hareketine başlamıştı. Dışarıda, binaların boşluğunda yankılanan kuş sesleri, yaz mevsiminin o kışkırtıcı sıcağından önce, adeta serinliğe yapılan son bir çağrı gibiydi. Balkona çıktı. Gözleri sigara paketine kayarken, dolaptaki soğuk kahvesini hatırladı. Yüzünde küçük bir gülümseme belirdi. Dolaba doğru yönelirken, tüm dikkati hayatını değiştiren o ilk güne, o yere ve o zamana aktı.
Yeni bir başlangıç yapma kararına zorlandığı, “ne yapsam” diye araştırma çaresizliğinde boğulduğu ve yaşamının büyük bir dönüşüme doğru evrildiği, hiçbir şeyin kontrolünün kendi elinde olmadığı o sayılı günleri çok net anımsıyordu. Birbirine benzeyen günlerin kasvetinden yorulduğu, bedenini sadece zorunlu vazgeçilmezliklerin peşinde sürüklediği bir hapishanedeydi o zamanlar. Yanlış yerde aradığı ve bir türlü bulamadığı özgürlüğü ile kendi doğrularını fantezi dünyasında araması da artık işe yaramıyordu. Ne bir işi, ne bir arkadaşı ne de tutunacak başka bir şeyi vardı. Oradan oraya durmadan sürüklenen hayatlar arasında onun hikayesi olamazdı. Sahi, nereden nereye geliyordu?
Kuş seslerinin fısıltıları arasında, balkonda kendisini en rahat hissettiği koltuğa gömüldü. Sol elinin parmakları arasına yerleştirdiği sigarasını, bir savaş filmi sahnesinin gizemiyle, en sevdiği dedesinden babasına miras kalan o eski çakmakla ateşledi. Sadece kendisinin duyacağı ve hissedeceği sigaranın yanışına, yoğun dumanı içine çekişi eşlik ederken, sol bacağını çoktan ötekinin üzerine atmıştı bile. Günün uyanışını izlemek, tüm detaylarıyla gözlerinden başlayıp duyularında bir festivale dönüşen bu anı hissetmek, onu her seferinde farklı duygulardan özgürleştirirken, taze hisler ive sorular ile güne uyandırıyordu. Ve şimdi bu an, onu yine o kırılma gününe geri götürdü. Kendisini o güne bağlayan detayı net bir şekilde hatırladı: Özlemdi. İçinde her geçen gün büyüyen ve içsel dünyasında hâlâ büyümesine izin verdiği tek şey olan o derin özlem…
Büyük bardağa eklediği buzlar ile serinliği daha da belirginleşen kahvesinden bir yudum aldı. Her şey, çalıştığı yerde iradesi dışında yapılan bir görev değişikliğiyle başlamıştı; üstelik böyle bir yeniliğe hiç de hazır hissetmediği bir dönemde. Oldum olası ani değişiklikleri sevmediği zamanlardı. Şimdi geriye dönüp baktığında netçe görebildiklerini, o zamanlar endişelerinin içinde boğulurken fark edemiyordu. “Eyvahlar olsun!” diyerek çılgına döndüğü o günler, aslında büyük bir değişimin doğum öncesi sancıları gibiydi. Bir an önce bitsin istiyordu ama hayat hiç de aceleci davranmıyordu. Ağır bir roman gibi, her bir karesi —kimsenin istemeyeceği ve biraz abartılı dursa da— majör depresyon tadında ilerliyordu.
Yine de gün beklemezdi. Hayatın “yap, eyleme geç” dayatmaları, nefes alış verişleri zihninde yalpalayan bir sarkaç gibi olsa da gün, insandan almak istediğini her halükarda alırdı. İster yaşam döngüsü deyin ister başka bir şey; tek bir gerçek vardı ki o da temel ihtiyaçlarını karşılamak adına, iş yaşamı ondan ne istiyorsa ayakta kalmak için bunu vermek zorunda olduğuydu. Tüm canlılarda olduğu gibi, varlığı korumak ve sürdürmek her şeyden önemliydi. Ancak ters giden bir şeyler vardı ve o güne kadar bunu bir türlü anlayamamıştı. O güne kadar yaşamında neler yapmıştı? Kimin için yaşamıştı? Bunlar daha önce hiç düşündüğü şeyler değildi.
Uykusuz gecelerde, nedenini bilmediği korkuların esaretinde büyüyen çaresizliğinin, aslında zaman ayarlı bir bombaya dönüşmekte olduğunun farkında bile değildi. Duyularının keskinliği köreliyor; daha asabi, göz temasından kaçınan biri haline geliyordu. İş yerindeki halleri, saatin tik takları arasında “bitsin de hemen kaçayım” sabırsızlığına dönüşmüştü. Duvar takviminden koparılan yapraklar gibi, yaşamının ellerinden kayıp gidişini sadece izliyordu ve elinden hiçbir şey gelmiyordu. Kendini herhangi bir sürüngenden farksız hissediyordu.
Sigara ve kahvenin samimi dokunuşundan bir fırt daha çekti. Şafak, o muhteşem duyusal şovunu tamamlamış, anı artık güneşe devrediyordu. O bu devrimsel geçişi izlerken, günün getireceği tüm eylemler de sürprizleriyle birlikte sahnedeki yerini almaya başlıyordu.”
Geçmişin kramplarından geçip bugünün dinginliğine ulaştığı bu sabahta, içindeki o eski çaresiz bombayı tamamen etkisiz hale getirmeyi başarmış mıydı, yoksa hayatın sarkacı onu yeniden hiç bilmediği bir fırtınanın eşiğine mi sürüklüyordu?
Arzu Aykın
-
Yaşamdaki Anlam Arayışı Nedir?

Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.
Meraklı doğamız, varoluşu asırlardır sayısız alanda araştırıp durdu. Ancak çoğumuz için o büyük arayış, nihayetinde durup tıkanılan o noktada, yani koca bir “Eee, sonra…?” sorusunda asılı kaldı. Yaşam dediğimiz olgu, aslında birkaç farklı alanın kusursuz birliğinden ibaretken; bizler bu alanlar arasındaki derin bağları kuramadan, kendimizi sürekli bir “yapma” ve eyleme geçme çılgınlığının içinde buluyoruz. Anlam, anlık keyiflerin ardında, kişiye göre değişen yapay tanımlarla maskeleniyor. İnsan, kendi körlüğünün farkına varmadan yaşıyor. Bilgiyi işlerken yalnızca odaklandığı birkaç hazza yönelik hedeflerini çeşitlendiriyor; ancak hayatın o asıl, o büyük “eğitim sürecinden” tamamen habersiz kalıyor.
Süreç denildiğinde, her birimiz farklı anlam dünyalarından beslenen bambaşka yaklaşımlarla şekilleniriz. Zihnimiz netlik ister; her şeyi siyah ya da beyaz gibi keskin çizgilerle görmek ister. Oysa yaşamın asıl biçimlenişi, hayatın keşfi ve o muazzam tezahür, siyah ile beyazın tam orta yerindedir. Hep merak edilen o “orta sınır”, dualitenin ötesindeki dengedir.
İlişkilerimizde de hep sabit bir yol, değişmez bir formül ararız. Ancak ilişkiler de tıpkı hayatın kendisi gibi canlıdır; kendi dinamiği, ritmi ve akışkanlığı olan bir var oluştur. Tıpkı hayat gibi esneklik ve alan ister. Çoklu, çeşitli ve derin katmanları vardır bu akışın. Tüm varlığımızla hissettiğimiz ama zihnen bir türlü kavrayamadığımız bu yaşamın, ne az ne çok, tam da “yeteri kadar” diyebileceğimiz matematiksel bir denklemi vardır. Bu, yalnızca gözlemi ve derin düşünmeyi bir ilke haline getirenlerin keşfedebileceği saklı bir geometridir. Tüm seviyelerde sınırların fark edilmesiyle, insan o uçlardan sıyrılıp merkeze, yani tek bir amaca doğru biçimlenmeye başlar: Hayat amacına doğru…
İşte bu hayat amacı, varoluşun o çok katmanlı dengesinde, insanın kendi içsel nitelikleri vasıtası ile yapısını keşfetmesiyle açığa çıkar. Siyahın ve beyazın ötesindeki o esnek orta sınır, ruhun kendi bütünlüğünü deneyimlediği alandır. Yaşamı anlamlı kılan, durmaksızın bir şeyler “yapmak” ya da anlık hazların peşinde koşmak değil; o saklı denklemin ritmine teslim olup, parçadan bütüne giden o büyük resmi görebilmektir. Sınırlarımızı fark edip merkeze yerleştiğimizde, yaşam artık çözülmesi gereken bir kördüğüm değil, her nefeste aslına yaklaşan, hizalanmış ve bütünlenmiş bir sanat eserine dönüşür. Hayatın amacı, dışarıda bir yerlerde bulunmayı bekleyen bir hedef değil; o bilgelik dolu orta sınırda, kendi özümüzün farkındalığıyla her an yeniden doğmaktır.
Hayat sizden ne istiyor?
Arzu Aykın
-
Kokular ve Korkular

Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.
Beş duyumuzdan biri olan burnumuzla koku alırız; tat alma duyumuzla da lezzetleri. Aslında zihnimizde bir kavramı tanımlayıp anlamlandırırken, farklı seviyelerde tüm duyularımızın o muazzam birlikteliğinden faydalanırız. Dolayısıyla, kaçınılmaz olarak korkunun da bir koku tanımı vardır.
Çoğunlukla alanımıza yaklaşan tehlikeyi en hızlı burnumuz vasıtasıyla tespit ederiz. Burun içindeki koku reseptörleri, aldıkları sinyalleri hiçbir aracıya ihtiyaç duymadan, beynin ilkel ve duygusal merkezi olan amigdala birimine en hızlı şekilde iletir. Tehlikeyi henüz rasyonel olarak kavramadan çok önce, kokusuyla hissederiz.
Tüm yaşamsal döngü içerisinde nereden nereye geliyoruz?
Nedenler, Sonuçlar ve Anlam Dünyası
Dünya bir sonuçtur. Eğer ortada bir sonuç varsa, onu doğuran bir neden de mutlaka vardır. Hayat; bir yanıyla sadece haz almak isteyen egoist doğamıza, diğer yanıyla ise gelişim yasası uyarınca sürekli ilerlemek isteyen yüksek arzularımıza bağlı olarak, bu nedenleri keşfetmemizde ve açığa çıkarmamızda bize daima yardım eder.
Pozitif bilimler bu evrensel dengeyi; artı-eksi, eril-dişil güçler ya da zıt kuvvetlerle açıklar. Aklın fonksiyonlarıyla donatılmış, düşünme becerisine sahip olan insan doğasına düşen ise bu dinamikleri keşfetmektir. Elbette bu, zaman gerektiren bir süreçtir.
Sonuçlar dünyasının diğer bir adına “anlam dünyası” denildiğini biliriz. İnsanın bitmek bilmeyen anlam arayışının, sürekli büyüyen ve gelişen ego ile birlikte daha da netleştiği bir çağda yaşıyoruz.
- Duyularımız gerçekten keskinleşiyor mu? Yoksa sadece her türlü aracı en hızlı biçimde tüketme arzusu içinde miyiz ve bu araçları gerçekten hakkıyla kullanabiliyor muyuz?
- Istırabın daha da keskinleştiği bir dünyada olduğumuzu söyleyebilir miyiz?
Bu durumun bir sonucu olarak; gerçek haza ulaşmanın artık imkansız olduğu hissiyle, sırf anlık bir keyif yakalayabilmek için yaşam sınırlarını zorlayanların ve derinlemesine düşünmekten kaçınanların sayısı giderek artmıyor mu?
Kokuların Yönettiği Davranışlar ve İllüzyonlar
Kokular, hayat sahnesinde en keskin ayrımları yapmamızı sağlayan en güçlü araçlardır. Yaşamın her alanında kokuların gizli etkileriyle insan davranışlarının, hatta en köklü korkularının bile sinsice yönetildiğini söylemek yanlış olmaz.
Kendimize şu soruyu sormak için birkaç gün zaman ayırsak: Hayatta peşinden koştuklarımız ve ısrarla kaçındıklarımız neler?
Bu soru üzerine derinleştiğimizde, gün içinde bizi nelerin etkilediğini ve daha da önemlisi, nelerin bizi etkilemesine bilinçsizce izin verdiğimizi görmemiz kaçınılmaz hale gelir. Örneğin; ekonomik bağımsızlığı olduğu halde, bunu bir biçimde “özgürlük” diye pompalayan ve harcamalarını tamamen dışarıdan yönlendiren o modern yaşam döngüsünün, farkında olmadan bağımlısı haline gelenlerden miyiz, değil miyiz?
Sorular ve Burun Ucundaki Gerçek
Korkularla yüzleşmek ciddi bir cesaret ister. Bu yüzleşmeyi başlatabilmek adına sorgulanması hayati önem taşıyan birkaç soruyu birlikte düşünelim:
- Kokular sizin için tam olarak ne ifade ediyor?
- Korkularınız ile kokular arasındaki o gizli bağı keşfedecek olsanız, bu yolculuğa nereden başlardınız?
Hayat bize her an, her saniye yeni fırsatlar sunar. Ancak insan, gözünü hep çok uzaklara diktiği için yanı başındaki çözümleri ıskalar; aradığı anlamı hep çok uzaklarda arar. Bulmaya çaba sarf eder. Genellikle de yorulur; tamamlayamadan aramayı bırakır.
Oysa en derin cevaplar, en yakınımızda; her nefeste içimize çektiğimiz o kokularda ve hücrelerimize sinen korkularda saklıdır. Uzağa bakmayı bırakıp burnumuzun ucundaki gerçeğe, yani kendi öz kokumuza ve onun taşıdığı anlama döndüğümüzde, aradığımız o büyük fırsatın tam da durduğumuz yerde bizi beklediğini fark ederiz. Dışarıdaki dünyanın illüzyonlarından sıyrılmak ve gerçek özgürlüğümüzü ilan etmek; ancak duygularımızın, zihnimizin kokusunu ve kendini bilmeye dair bireyin önündeki korkularını cesaretle koklamakla başlar.
Korkularınız ile tanışık mısınız? Özgür müsünüz?
Arzu Aykın
-
Hepimizde Ortak Olan: Ruh Hali
” Hatalardan korkmayın. Öyle bir şey yoktur.” – Miles Davis

Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.
Yaşam, tüm çılgınlıkları ile her gün bizleri şaşırtmaya devam ediyor. Felaket haberi almadan geçen tek bir günümüz bile yok. Sosyal medya denilen ağ sayesinde, dünyadaki her türlü gelişmeyi tüm duyularımızla anında algılıyoruz. Üstelik duygusal varlıklar olarak, çoğu zaman neden yaptığımızın farkında bile olmadan, en kırılgan taraflarımıza hitap eden haberlerle etrafımızı kuşatıyoruz.
Aslında her birimiz farklıyız; her birimiz eşsiz niteliklere sahibiz. Ama bunu çoğunlukla göz ardı ediyor ve tek bir ortak paydadan bağ kuruyoruz: Ortak ruh halinden.
Gündelik dilde en çok kurduğumuz cümlelerden biri, “Beni anlıyor ama…” cümlesidir. Çünkü her birimiz için anlamaktan ziyade “anlaşılıyor olmak”, bağları sürdürmenin en temel koşulu gibidir. Benzerin benzeri çektiğini, zıttın ise ittiğini biliriz. Kategorize edilen ilişkilerde de durum farksızdır; hatta orada sınırlar daha da keskindir. Oysa çeşitlilik gelişmeyi sağlarken, biz genelde ilişkilerdeki belli rutin davranışlar içinde stabil kalmayı “dengede olmakla” karıştırırız. Hep mutlu olmak isteriz ama mutlu etmeyi önceliği haline getirene pek rastlamayız. “Seni seviyorum,” deriz; ancak sevdiklerimizle ortak bir paydada buluşup çözüme varmak yerine, onlar hakkındaki şikayetlerimizi üçüncü kişilere anlatmayı seçeriz. Sevdiklerimize de çoğu zaman isteğimizi yaptırmak için türlü türlü yöntemler ile baskı yapmayı tercih ederiz. Belki de içten içe sadece kendimizi haklı çıkarma arayışındayızdır. Oysaki o ortak ruh halinden bakmayı becerebilseydik, herkesin kendince haklı oluşunu görebilir miydik? Denemeden hiçbir zaman bilemeyiz.
Aramızda ebeveynlerine benzemek istemeyenlerin sayısı çoktur; “Onun gibi olmayacağım,” sözünü çoğumuz kendimize vermişizdir. Ancak zaman bize gösterir ki, her zaman en kolay yolu arayan ve en az efor sarf edeceği eylemleri seçen zihnimiz, öğrendiği eski alışkanlıkları rol model alır. Böylece bilinçsizce yaşamaya devam ederiz. Buna bir de çevre etkisini eklediğimizde, dış dünyaya baktığımızda hissettiklerimiz ve düşündüklerimizle baş başa kalırız. Cevaplarından hoşlanmasak da tüm bunları duyularımız vasıtasıyla algılayan biziz.
Günün sonunda algımız bize net bir şey söyler: Farklı bedenlerde ve farklı hayatlar içinde olsak da aslında hepimiz aynı görünmez ağlarla birbirine bağlı, tek bir kolektif havayı soluyoruz. Bu ortak ruh halinde en çok derin bir anlam, samimiyet ve şefkat eksikliği hissediyoruz; çünkü dışarıdaki gürültü arttıkça, içerideki o hakiki bağ zayıflıyor. Bunca karmaşanın içerisinde senin gerçekten özlemini çektiğin nedir ki şu an ne yapıyorsun?
Peki, bu ortak ruh halini iyileştirmek, bu eksikliği gidermek için bugün iyilikle yapılan tek bir eylemimiz olsaydı, neyi seçerdik? Belki de sadece yargılamadan dinlemeyi, haklı çıkma çabasını bırakıp sadece “orada, o anda” olmayı seçerdik. Çünkü ortak ruh halini dönüştürmek, bir başkasının yarasında kendi kırılganlığımızı görüp ona şefkatle dokunmayı istemekle başlar.
Hayat sizden ne istiyor?
Arzu Aykın
-
Süreç Dediğimizde Yaptıklarımız ve Yapmadıklarımızla…

Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.
Yaşam denilen bu devasa alanda bizleri harekete geçiren, her gün yeniden ayağa kalkıp bir şeyler yapmaya devam ettiren şey nedir?
Bu devinimi genellikle fiziksel, duygusal, zihinsel ve ruhsal eksikliklerimizle açıklarız. Ancak çoğunlukla detayları incelemekten kaçınır, hayatın bizim yerimize bir başkası tarafından organize edilmesini bekleriz. Yaşımız kaç olursa olsun, içsel dünyamızda büyüyememiş, duygusal yoksunluklarla sıkışıp kalmış o çocuk; ebeveynlerinden, dış dünyadan destek görmek ister. Bu durum ne iyidir ne de kötü. Sadece sormamız gereken asıl soru şudur: Düşünmekten ve kendi sorumluluğumuzu almaktan mı kaçıyoruz? Yoksa başka ne?
Oysa yaşamın her bir alanı; kişinin niteliklerine, çabasına, yönetim becerilerine ve arzusuna göre gelişmeyi bekleyen derin süreçlere sahiptir. Kendi kendimize, tamamen yalıtılmış bir şekilde öğrenemeyiz. Çevremizin etkisiyle, görerek, deneyimleyerek ve kendi değerlerimizin süzgecinden geçirip tepkiler vererek, hem kendi yaşam alanlarımızın hem de parçası olduğumuz ortak dünyamızın inşasına ortak oluruz.
Bugün, çoğunlukla bilinç dışı otomatik pilotta yaşadığımız gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız. Çocukken dilimizden düşürmediğimiz ama büyüdükçe neredeyse tamamen unuttuğumuz o güçlü “Neden?” sorusuyla ve daha birkaç şeyle yeniden bağ kurmalıyız. Bu soru, bizi mutluluk bilincine doğru götürecek en güçlü yön arayıcı ve bulucudur.
Peki, “süreç” dediğimizde gerçekte ne yaparız, neyi yapmaktan kaçınırız?
Gelişimi arzulayan doğamızı doğru yönlendirmek, ancak bu arzuyu yönetme becerilerimizi hangi amaç ile biçimlendirdiğimize bağlıdır. Öğrenilen her bilgiyi, sadece “bilmenin” ötesine geçip hayatımıza nasıl işleyebiliriz? Yaşam alanlarımızda, bizi gerçek mutluluğa götürecek o “bir birimlik” ilerlemeyi nasıl başlatabiliriz?
Süreci yönetebilmek ve bu yönetim becerilerini hakkıyla kullanabilmek, içimizdeki bazı nitelikleri güçlendirmekle mümkündür. Sabır, her şeyden önce sürdürülebilirlik gerektirir. İçimizde keşfedilmeyi bekleyen, henüz açığa çıkmamış potansiyeli görmek ve hissetmek, derin bir farkındalık ister. Yaşam, her birimiz için tek ve eşsizdir; ancak bu eşsizliği tek başımıza, izole bir şekilde göremeyiz ve hissedemeyiz. Çevremizi her gün yeniden düzenlemek, hayatın bize sunduklarını incelemek, araştırmak, denemek ve tecrübelerin süzgecinden geçirmek, her birimiz için en kıymetli hazine olan “zamanı” çok daha nitelikli ve anlamlı kılacaktır.
Nihayetinde hayat, sadece edilgen bir şekilde içinden geçip gittiğimiz bir zaman dilimi değil; her anını incelik ve hassasiyet ile tasarlamamız gereken bir iletişim ve dönüşüm mimarisidir. İçimizdeki o meraklı çocuğun elinden tutup “Neden?” diye sorma cesaretini gösterdiğimizde, zihnimizdeki görünmez prangalar da çözülmeye başlar. Kendi potansiyelimizi görmek, sabırla ve sürdürülebilir bir çabayla o bir birimlik ilerlemeyi başlatmak bizim elimizdedir. Unutmamalıyız ki; çevremizle kurduğumuz bağları tazelediğimizde ve yaşamı bir keşif sahnesi olarak kabul ettiğimizde, aradığımız o mutluluk bilinci bir varış noktası olmaktan çıkar; yürüdüğümüz yolun kendisi haline gelir.
Şimdi sorma sırası bizde: Bugün kendi yaşam alanımızda, o eşsiz potansiyeli uyandırmak için hangi adımı atıyoruz?
Arzu Aykın
-
Sınırda Bir Yaşam Deneyimi Nasıl Olur ki?
” Gelir geçer an’larda biriktirdiklerimizi dikkatle incelemek gerçeğe getirir.”

Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.
Sınırda Bir Yaşam Deneyimi
Yaşam, adına dünya denilen muhteşem bir deneyim yeridir. Sırları ilk bakışta bizden gizlidir. Bu gizem başlangıçta hoşumuza gitmese de, zamanla edindiğimiz birikimlerle her şeyin aslında en yüksek hayrımıza, bizim iyiliğimize olduğunu anlayacağımız bir olgunluğa erişiriz.
Nasıl mı? Daha küçücük bir çocukken anne, baba, büyükanne, dede, amca, öğretmen ya da bir rehber kulağımıza fısıldar bu sırları. O an duyamasak da, bir gün mutlaka o sesleri işiteceğimiz olgunluğa erişeceğimizi biliriz.
Peki, “sınırda bir yaşam deneyimi” ne demektir?
Bizler zıtlıklardan öğreniriz. Zıtlıkların dünyasında roller ve kavramlar üzerimize öyle bir dikilmiştir ki, onları kendimizden ayırt edemeyiz. Fiziksel, duygusal ve zihinsel alanlarda sınır kavramı her birimiz için farklıdır; algıladığımız dünyanın eşsiz niteliklerimiz ile bize fısıldadığı o bağ ise tamamen bize özeldir.
Gerçeği ayırt edinceye kadar, zamanın salınımı içindeki döngülerde kaybolur, o ana dek aslında hep “sınırda” yaşadığımızı fark edemeyiz. “Seviyorum/sevmiyorum” ya da “hoşlandım/hoşlanmadım” ikiliğinin sert itiş kakışlarıyla, kendimize kapalı devre bir dünya inşa ettiğimizin farkındalığından uzağızdır. Ta ki o kırılma anına kadar…
Yaşam, bizi en zayıf halkamızdan yakalar ve olaylar dizini işlemeye başlar. Şikayetler, dirençler, yargılar; içsel ve dışsal sesler, görüntüler sahneye çıkar. Istırabın tanımı genişler. Kendimizi fiziksel hastalıklarla ya da çevreye verdiğimiz sert etki-tepki çarpışmaları ile buluruz. Çoğu zaman çaresizizdir. Elimizden tutacak bir dost, yaslanacak bir omuz ararken kibrimizin oyunlarına yenik düşeriz. Kendimizi daha da yalnızlaştırır, dosta sitem ederken aslında o derinleşen ıstıraba kendi ellerimiz ile mahkum oluruz. Sahne, harika bir gerilim filmi karesi gibidir artık.
İşte tam bu noktada, o büyük paradoks çıkar karşımıza:
Doğamız mutlu olmak istiyor, bunu biliyoruz. Ve mutlu olmak istiyorsak sınırda bir yaşam deneyimi nasıl olurdu?
Şimdi düşünmek için bir yer vardır. Karar anı olan bu düşünme yerini nasıl kullanırız?
Ne hissederiz?
Ne yaparız?
Ne yapmayız?
Ancak bu eşikte durabilmek ve o anı yönetebilmek için çalışılmış bir zihne sahip olmak gerekir. Zira zihin eğitilmediğinde, eski ezberlerine ve savunma mekanizmalarına kaçmak ister. Belki de o kırılma anında sorulması gereken asıl soru, fırtınanın ortasındaki o net ve yalın ihtiyacımızı nasıl bulacağımızdır.
O net ihtiyacı bulmak için öncelikle elimizdeki kaynakları, cebimizdeki farkındalıkları ve özümüzdeki gücü nasıl fark edebiliriz?
Ve… Bu yoğun sis bulutunun içinden geçerken, kibirden uzak bir teslimiyet ile, kimden ve nasıl destek alabiliriz?
İşte bu soruların yanıtı, sınırda kaybolmayı değil, sınırları genişleterek yeniden doğmayı başlatır. Kibrin sesini kısıp, doğru bir rehberliğe kalbimizi açtığımızda, o gerilim filmi sahnesi yerini bir uyanış belgeseline bırakır. Çünkü gerçek mutluluk, fırtınanın dışına kaçmakta değil; çalışılmış bir zihinle o fırtınanın tam ortasında durup, doğru destekle hangi “Ben”i seçeceğimize karar verdiğimiz o eşsiz anda gizlidir.
Arzu Aykın
-
Gürültünün Ötesine Doğru…

Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.
Sorular ile yaşam alanlarımızı güçlendirici zihin açıcı bir hikaye:
”Zamanı doldurmak, zihindeki o amansız gürültüden kaçmanın en kolay yoluydu. Önüme yığılan plansız arzular, sonu gelmez öneriler ve “Bunu da yapmalısın.” diyen iç sesler etrafımı bir sis bulutu gibi sarmıştı. Vaktim vardı; o sisten sıyrılıp kaçabilirdim. Ama kaçmadım. Kaçamadım. Mutfağın ortasında durmuş, iki elimi birden sızlatan o derin ağrıyla birlikte cesaretsizliğimle yüzleşiyordum. Bu ne ilk kaçamayışımdı ne de son kararsızlığımdı.
Bunca yıldır kendime bir tatili çok görmüş, bir yerlere gitmekten hep imtina etmiştim. Hayatımda kurduğum o az sayıda arkadaşlığın da kalıcı olmadığını içten içe hep biliyordum. Bir zamanlar risk almaktan korkmayan, sınırları zorlayan o gözü kara insan, hayatına bir çocuk girdikten sonra yavaşça kabuğuna çekilmişti. Hayatta kalmak, korumak ve muhafaza etmek her şeyin önüne geçmişti. Ben de eski, sınırsız cesaretimi gömmüş, kendimi işe adamıştım. Çok çalışıyordum; çünkü çok çalışmak, sorunları görmezden gelmenin en asil bahanesiydi. Geceleri uykusuz, bedenimi hiç dinlemeden geçen üç yılın sonunda aldığım bipolar tanısı, aslında bir yenilgi değil, bedenimin ve ruhumun yorgun düşmüş ortak çığlığı ve ötesine geçme fırsatıydı.
Gürültü Neredeydi?
O kargaşanın ortasında dururken zihnime amansız sorular üşüştü: Gürültü tam olarak nerede? Dışarıda, sokaklarda, kalabalıklarda mı, yoksa tam şurada, göğüs kafesimin içinde mi? Genel seslerin içinden birini ayırt edişimizi neye göre yaparız? Neden bazı sesler bizi teğet geçer de, bazı fısıltılar içimizde bir deprem yaratır?
Biliyorum ki gürültü dediğimiz sesler bazen gürültü gibi gelmez insana. Sahilde dalgaların uğultusu, pazar yerinin bağırışları ya da sevdiğin birinin nefesi gürültü değildir de, odanın köşesinde duran bir saatin tıkırtısı delirmenin eşiğine getirebilir bizi. Zaman ve yere göre seslere verdiğimiz tepki de değişir. Gecenin karanlığında, yatağın içinde yankılanan o derin sessizlik en gürültülü andır bazen. Peki, referans aldığımız nedir? Bir sesi kaosa ya da melodiye dönüştüren o gizli ölçü birimi nedir? Cevabı biliyordum: Referansımız, o anki içsel dengemiz ya da dengesizliğimizdir. Ruhun o andaki direnci, yaraları ve kabulleridir. Ve en büyük gürültü, dışarıdaki hiçbir meydanda değil, insanın kendi özüyle çeliştiği o daracık iç odasındadır.
Aynadaki Tanıklıklar: İki Farklı Bakış Açısı
Dün Ünzile anne geldi. Masanın üzerine serdiğimiz eski fotoğraflara baktık. O koca üç yılı, tüm o iniş çıkışları kendi bakış açılarımızdan tekrar geçirdik. Beni kendi terazisinde ölçerken takındığı o sorgulayan, o derinlerde acıma barındıran bakışları hissettim. Ama garip bir şekilde, bu kez etkilenmedim. Fotoğraflardaki geçmişim beni rahatsız etmedi. Sadece o anlarda neyi göremediğimi, neyi anlamadığımı çözmeye çalışan bir merak vardı içimde. Birlikte yemek yedik, sakinleşen bir sessizlikte kahve içtik.
Sonra o tuhaf an yaşandı. Kendi evine asla ayakkabıyla girmeyen titiz kadın, benim kapımdan içeriye ayakkabılarıyla girdi. Sanki o ayakkabılar dışarıda bırakılamayacak kadar kıymetli, kapının ardında unutulamayacak kadar vazgeçilmezdi. Onları incitmekten korkar gibi içeri taşımıştı. Sessizce eğildim, ayakkabıları alıp ait oldukları yere, ayakkabılığa yerleştirdim. O salona geçerken arkasından bir bezle yerleri sildim. Onun gözü hemen fiziksel görünüşümde, evdeki düzenimde gezindi; ilk ilgilendiği şey çoğunlukla buydu. Mutfağa geçip patlamış mısır yaptım. Sıcak kaseyi önüne koyduğumda gözleri buğulandı. “En son dört buçuk sene önce, beyim öldükten sonra yemiştim.” dedi, “Evde tek başıma hiç yapmadım.”
O mısır tanelerine bakarken içimde bir yer sızladı. O, eşinin ölümünden sonra kendini mısırdan mahrum bırakmıştı. Peki ya ben? Ben kendimi nelerden mahrum bırakıyordum? Hâlâ da devam ediyordum bu gizli cezalandırmaya. Şimdilerde, bunca zaman kapının dışına fırlatıp attığım tüm o ertelenmiş arzular, bastırılmış istekler birikmiş, kapıyı kırarcasına içeri girmek istiyorlardı. Hepsi birden bağırıyordu. Kulaklarımda o boğuk, ayırt edilemeyen devasa gürültü… Kalbim sıkışıyor, nefes alamıyorum. Odada kaçacak hiçbir yer yok.
Ali’nin ölümünden beri peşimi bırakmayan o yalnızlık ve cansızlık hissi canlandı yeniden. Yıllarca kendime “Ben hep başkalarını düşünüyorum, onlar için yaşıyorum.” hikayeleri anlatmıştım. Kendimi bu fedakarlık maskesinin arkasına saklamıştım. Ama gerçek hiç de öyle değildi. Başkalarının varlığı üzerinden kendi varlığımı meşrulaştırmaya çalıştığım gerçeğiyle yüzleşmenin tam zamanıydı şimdi. İçimdeki özün gürlemesine, kendi sesini bulmasına izin vermeliydim.
Babamın zamanında bize, kardeşlerime ve bana koyduğu o katı kısıtlamaları fark ettim. Babam gitmişti, ama ben onun gardiyanlığını kendi kendime yapmaya devam ediyordum. “Önce onlar.” dedikçe içimde büyüyen o sessiz öfke, beni daha mutsuz, daha katı ve sert bir insan yapmıştı. En kötüsü de, babamdan devraldığım bu sert rolü kardeşlerime de aynen uyguluyordum. Bu eski, yıpranmış rollerle vedalaşma vakti gelmişti. Onları artık taşımayacaktım.
Ne istemediğimi biliyordum artık. Zihnim hararetle araştırmaya devam ederken, ruhum o çözemediğim niyetlerin, karmaşık duyguların arasından sıyrılıp asıl yapması gereken yatırıma odaklandı: Kendini yeniden inşa etmeye. Bu kez aceleyle yapılmış, sığ sığınaklar değil; iyi hesaplanmış, uygulanabilir bir yaşam planı kuracaktım.
Ertesi sabah, aynaya bakıp yüzümdeki tüm o yapay süsleri, maskeleri tek tek çıkardım. Kendimi en yalın, en saf halimle görmeye ihtiyacım vardı. Sızlayan ellerim için her iki tarafa da destek olacak atelleri aldım. Ve daha sıraya eklediğim her bir eylemi gerçekleştirmeye başladım.
Yeni kalabalıkların, gürültülü kursların içine atlamayacaktım bu kez. Masamın üzerine temiz, çizgili bir defter koydum: Aksiyon planı… Madde 1… Madde 9. Ve sınırlarımı gerçekten genişletmek için o pasaportu çıkaracaktım. Belki Ünzile anneyle yan yana, belki de bilmediğim tur kafileleriyle ya da değil, ama mutlaka yeni yollara düşecektim.
o titiz kadının ayakkabılarını evimde temizlediğim gibi, ruhumun zeminini de temizlemiştim artık. İçimdeki o boğuk gürültü yavaşça yatışıyor, yerini tek ve güçlü bir sese bırakıyordu. Kendi özümün gürlemesine ilk kez korkmadan izin veriyordum. En büyük gürültü susmuştu; çünkü içimdeki yabancı sesleri ayırt etmeyi öğrenmeye başlamış, referansımı başkalarından alıp kendi merkezime koymuştum.”
Peki ya sen; bunca gürültünün arasında, en son ne zaman kendi sesini duymak için kendine bir alan açtın?
Arzu Aykın
-
Yeni Bir Başlangıç Zor Gelir mi?

Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.
Uzun yaz gecelerine doğru günler tek tek akıyor. Hava daha da ısınıyor. Güneş bronzlaşmayı özleyen bedenleri yakmaya başladı bile. Farklı seviyelerde eksiklikleri hissettiğimiz bu dünyanın yaşam denilen döngülerinde hayaller, gerçekler tam tersi ile birlikte zihinleri meşgul ediyor. Yorgun, kırgın, umutsuz, güvensiz ve dahası ile, birlikte belki de umarsız bir sürecin parçasıyız. Anlamıyoruz belki de hiç anlayamayacağız. Önemli değil. Önemli olan bu dünyada gerekli, temel ihtiyaçları karşılayabilmek için ne yaptığımızdır. Hangi amaçla, ne yapıyoruz? Temel ihtiyaçlar en önemli konu olmasına karşın bunun önemini anlayamıyoruz. Neden? İçerisinde olduğumuz çevrenin etkisinde düşünmüyor olabilir miyiz? Kavramları gerçek anlamları ile değil de anladığımız biçimde yorumluyor oluşumuz olabilir mi? Varsayımlar ve şikayetler ile dolu bir yaşam içerisinde olduğumuz için olabilir mi?
Bir suçlu arıyor oluşumuzdan olabilir mi?
Her bir durum olay, deneyim yaratır. İzlenim edinilir, eksiklik daha spesifik hale gelir.
Alışkanlıklar içerisinde farklı herhangi bir duruma uyumsuz oluşumuz görünür olduğunda direnç gösterdiğimizi hatta kaçtığımızı fark edebilseydik ve kabul edebilseydik ”Yaşam” denilen alanlarımızı nasıl yönetirdik?
Gerçek temel ihtiyaçlarımız her birimiz için farklıdır. Eksikliği tam olarak, açıkça, net görebilmeyi nasıl başarabiliriz? Bu, bize ne fayda sağlardı?
Bunu başarmanın yolu, şikayet etmeyi ve direnmeyi bıraktığımız o şefkatli kabul anında gizlidir. Kendimize dışarıdan bir gözlemci gibi bakabildiğimizde, eksiklik hissinin aslında bizi tamamlanmaya çağıran bir pusula olduğunu anlarız. Gerçeği net görmek; zihnin yarattığı illüzyonların ötesine geçerek, ruhun ve bedenin neye acıktığını bilmektir.
Bu netlik bize, hayatın karmaşası içinde sarsılmaz bir içsel pusula ve derin bir özgürlük kazandırır. Dünya kendi döngüsünde dönmeye, günler sıcak yaz gecelerine doğru akmaya devam edecek. Biz ise varsayımların gölgesinden çıkıp, kendi temel ihtiyaçlarımızın mimarı olduğumuzda, yaşamı sadece bir deneyim alanı olarak değil, kendimizi gerçekleştirdiğimiz bir sanat eseri olarak yönetmeye başlayacağız. Hazır mıyız o ilk adımı atmaya ve kendimize doğru yeni bir başlangıç yapmaya?
Arzu Aykın
-
İzler
”Hangi yaşta, nerede olduğumuzun ötesinde ortak perspektiften, yaşanılan her durumun bizlerde bıraktığı hislerden, yargısız bir alandan iletişim kurabiliriz.”

Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.
Hep bir kalabalıklar içindeyizdir. Ama bir türlü bilemediğimiz, anlayamadığımız nasıl iletişim kuracağımızdır. İletişim iki tarafı olan ve karşılıklı bir şey olmasına rağmen, genellikle memnun olduğumuz, haz aldığımız anlar sayılıdır.
Beğenilme, sevilme arayışındaki tüm iletişim biçimlerinde anlayamadığımız nedir ki beklentileri nasıl tanımlar, nasıl ifade ederiz?
Ve… Sonucunda ne hissederiz?
”Yaşam” denilen birçok izlerden oluşur. Farkında olduğumuz ya da olamadığımız… Duygusal, zihinsel ve hatta ruhsal alanlarımızda biriken ya da ayrışan…
Kumu, kumda oynamayı, kuma şekil vermeyi, kuma dokunuşun verdiği hissi çoğunlukla severiz. Yaşam her seviyede canlı ve sürekli değişir. Kum ve kum gibi…
Kendi bakışınızda değişimi nasıl tanımlarsınız? Genellikle tanımlarımız belli sınırları olan duyularımız vasıtası ile belli sınırlar içindedir. Bunu biliriz. Bilmediğimiz bu sınırlara da eklenen, eklediğimiz tüm izlerin sonuçlarının toplamı olduğumuzdur. İzler yaşamımızda bizleri her iki yönlü etkiler. Genellikle izlere yaklaşımımız tek taraflıdır ki bu da parmak izi kadar belirgin anlamlarıyla biriktirilen hislerin sınırlarında, çoğu hayaller tamamlanamamış, fanteziye dönüşürken farkında bile olmadan ömürler biter. Her türlü ilişkilerde, kurulan bağlarda gizlenen duygularla anlatılmak istenen, ezberlenen bir film karesi gibi hikayelere dönüşür. Bazen sıkıcı, bazen umut kırıcı, bazen hayranlıkla anlatılan ve dinlenen hikayeler vasıtası ile her birimiz karşılıklı bağ kurmaya çalışırız. Bazen defalarca dinlemeye zorlasak da zorlansak da çoğu zaman düşünmeyiz… Kesilen, konu değiştiren sorular ya da konu dışı cümleler ile boğazda sıralanan cümlelerin ağızda ölüme terk edilişine sessizce tanıklık ederiz.
İlişkilerde neye ihtiyacımız olduğunun farkındalığından uzak, söyle ya da anlat gitsin yaklaşımı mıdır yoksa başka bir şey mi? Yoksa geçenlerde dile gelip duyduğum gibi ”Zaman dolduruyoruz.” halleri ile tüketiyor muyuz? Ne istiyoruz ve ne istemiyoruz? İzleri nasıl kullanıyoruz? Neredeyiz? Hayatın akışında nereye doğru, yönümüzü nasıl netleştireceğiz? Aynı bakış açısından değişime direnç gösterirken aramızda birbirimizin alanlarına saygı gösterip birbirimizi hissedemeyeceğimiz ve hissetmek istemediğimiz gerçeğini ne zaman, nasıl anlayacağız? Istırap*keyiften değil de daha üst bir seviyeden iletişimi nasıl mümkün hale getirebiliriz?
Gerçekten ilişkilerimizde neye sahip istiyoruz?
Bizler aslında, karşı tarafın zihninde kusursuz ve statik bir resim olarak kalmak istemiyoruz. Hayatın o canlı, kum gibi sürekli şekil değiştiren akışı içinde; maskelerimizden sıyrılmış, beklentilerin ve onaylanma arayışının yükünden arınmış bir görülme, duyulma ve fark edilme belki de hissediş alanına sahip olmak istiyoruz. Ne bir eksik ne bir fazla… Sadece parmak izlerimiz kadar benzersiz olan varlığımızın, bir başka varlık tarafından yargılanmadan, olduğu gibi kabul edilmesini arzuluyoruz.
Yönümüzü netleştirecek olan şey, dışarıdaki kalabalıkların bizi nasıl tanımladığı değil; kendi içsel alanımızda biriktirdiğimiz o izlerin ne kadar farkında olduğumuzdur. Üst seviyeden bir iletişim; iki kişinin birbirinin zamanını ve alanını tüketmesi değil, iki insanın kendi dünyalarından taşıp bir diğerinin varlığına nezaketle dokunabilme sanatıdır. İşte o zaman, boğazımızda sıralanan cümleler ölüme terk edilmez; aksine, yaşamın tam merkezinde, zamansız ve derin birer anlama dönüşebilir.
Arzu Aykın
