”Hep aşağıya bakarsanız gökkuşağına rastlamazsınız.” – Charlie Chaplin

Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.
Bir şeyin parçası olmak… Aslında öğrendiğimiz bu dünya, muazzam ve kusursuz işleyen büyük bir sistemin parçasıdır. Dünyadaki tüm canlılar da bu sistemin ayrılmaz birer ögesi; birbirine görünmez ağlarla bağlı ve bağımlı. Fakat ne yazık ki modern insanın trajediye dönüşen hikayesi tam da burada başlıyor: Görünmez ağlarla bağlıyız, ama öyle hissetmiyor ve öyle yaşamıyoruz.
Zıtlıkların birbirini tamamladığı bu evrende, dünya belki de ruhumuz için büyük bir eğitim alanı. Eğer öyleyse, tam da şu an yaşadığımız bu düzlemde durup bakmalı ve sormalıyız: Gerçekte öğrenmeye, edinmeye çalıştığımız şey nedir? Birlikte düşünelim.
“Bir şeyin parçası olmak” cümlesindeki o şey dediğimiz yere ne koyarsak koyalım; durumların ve koşulların getirdiği süreçler bizi her defasında bir amaç edinmeye yönlendiriyor. Ancak referans noktalarımızı yanlış yerlerde arıyoruz. Güç, itibar, güvenlik, bilgi ve tüm bunların üzerinde bir tahta oturan para… Her bir kavrama yüklediğimiz anlam nispetinde şekilleniyoruz. Referans aldığımız bu araçlar, bizi bütüne yakınlaştırmak yerine bütünden ayıran, kendimizi korumaya aldığımız birer zırha dönüşüyor. Bir şeyin parçası olmayı bir bütünleşme değil, bir sahip olma arzusu olarak algılıyor; ait olmak yerine egemen olmak istiyor olabilir miyiz?
Oysa bir şeyin parçası olduğunu hissetmek, başlı başına en büyük ödüldür. Bu his, beraberinde derin bir güven ve sorumluluk getirir. Sevdiklerimize, ailemize, çocuklarımıza, komşumuza, sokağımıza, üzerinde yaşadığımız kıtaya ve nihayetinde tüm dünyaya karşı bir sorumluluk…
Peki biz bu sorumluluk karşısında şu an ne yapıyoruz? Gerçekten bu sorumluluğun neresindeyiz?
Bizi fiziksel, duygusal ve zihinsel olarak yükselten her türlü eylemin veya eylemsizliğin ardından, keşfettiklerimize nasıl yaklaşıyoruz? Bir anlığına yakaladığımız o yüksek farkındalık halini sonrasında nasıl bir duyguyla karşılıyoruz? Çevremize neyi, ne kadar ve nasıl aktarabiliyoruz?
Ne yazık ki çoğu zaman kendimizi dönüştürmek ya da bütüne katkı sunmak yerine; alışkanlıkların uyuşturucu konforuna teslim ediyor, kanıksanan eylemlerin içinde kendimizi görmezden geliyoruz. Kendi yarattığımız bir fantezinin içinde, gerçek hissetmeyi sürekli erteliyoruz.
Doğduğumuz andan itibaren deneyimler, duygular, eşyalar ve ilişkiler biriktiriyoruz. Peki bugünden geleceğe, geleceğimizle birlikte yürürken sahip olduklarımızı hangi niyetle kullanıyoruz? Kendimize korunaklı bir kale inşa etmek için mi, yoksa yaşamın akışına hizmet etmek için mi?
Bağlı ve bağımlı olduğumuz bu çıplak gerçekle yüzleştiğimizde; güven verebilmek ve gerçekten hissettirebilmek adına karşılıksız nelerin üstünü çizebiliyoruz? Egomuzdan, haklı çıkma hırsımızdan, kontrol etme arzumuzdan ve sahte konfor alanlarımızdan vazgeçebiliyor muyuz?
Belki de bu eğitim alanında öğrenmemiz gereken tek ders şudur: Sahiplenmeyi bıraktığında ait olabilirsin; zırhlarını bıraktığında ise gerçekten bir şeyin parçası olduğunu hissedersin. Ve bu dönüşüm; ancak farkındalıkla eğitilmiş, sürdürülebilir bir gelişim anlayışını benimsemiş bir zihinle mümkündür.
Hayat sizden ne istiyor?
Arzu Aykın

Nasıl Yardımcı Olabilirim? Paylaşmak İster misiniz?