-
Hikayenin Başı Ve Sonu Belli İse…
”Hayatın güzelliği üzerinde durun. Yıldızları izleyin ve kendinizi onlarla birlikte koşarken görün.” – Marcus Aurelius

Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.
Hikayenin başı ve sonu belliyse; aradaki her an, her şey, hissedilen, keşfedilen ve ifşa edilenler yaşamı eşsiz kılan benzersiz birer parça olamaz mı? Anladığımız ve edineceğimiz nedir ki, özgürlük dediğimiz nerede?
Peki kalıcı olan nedir? Neden bir zamanlar hissettiğimiz o hazzı, sanki daha az önce yaşamışız gibi bıkmadan, usanmadan yıllarca anlatmayı adeta bir görev biliyoruz? Nesiller boyunca bir miras gibi aktarmak için çabaladığımız şey tam olarak ne?
Doğduğumuz andan itibaren bu dünya düzenine karşı bilinçsiz bir direniş gösteriyoruz. Belki de bu, nesilden nesile öğretilerek aktarılan, alışılagelmiş ve tanıdık bir tavırdır.
“Bu güneşin altında yeni bir şey yok” derler. Öyleyse ne var?
Sanki bu dünya bize ait değilmiş gibi sürdürüyoruz yaşamı. Üzerimizde hissettiğimiz bu görünmez baskı neyin nesi? Ve her birimiz bu ağırlıkla ne yapıyoruz? Gerçekten, yapmaya çabaladığımız şeyleri neden yapıyoruz?
Yaşamdaki iş, ev ve ilişkiler arasındaki bağları nasıl yeniden ve yeniden tanımlıyoruz? Bakışlarımızda ne değişiyor? Neye daha çok özlem duyuyoruz? Ekonomik olarak hangi yaşam alanlarımızda, neden daha fakirleşmiş hissediyoruz? İçten içe daha da artan kaygı ve endişelerin arkasındaki o derin eksiklik tam olarak nedir?
Ve…
Hayat sizden ne istiyor?
Arzu Aykın
-
Niçin Yaşıyor Olabiliriz?
”Unutmayın, güzel bir şey elde etmek için gösterdiğimiz hiçbir çaba asla kaybolmaz.”
– Helen Keller

Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.
Neden Yaşıyoruz?
Yaşamsal döngü dediğimiz, teoride öğrendiğimiz ancak yaşarken kaçırdığımız o akışın ne kadar farkındayız? Sürece ne derece dahil olduğumuzun bilincinden uzaklaştığımız her an, gerçekten neredeyiz? Nereye varmak istediğimizi kavrayamadığımız her seferinde bireysel dünyalarımızda neler oluyor, neler hissediyoruz?
İlk çocukluk yıllarımızı, parklarda diğer çocuklarla oynadığımız ya da evde oyuncaklarımızla baş başa kaldığımız o anları hatırlıyor muyuz? “Ben”i keşfettiğimiz, diğer çocuklarla kurduğumuz ilk temaslar zamanla form değiştirerek tüm hayatımıza yayıldı. Bugün olduğumuz kişi, yaptıklarımız ve sahip olduklarımız; o ilk etkileşimlerin birer aynı ya da benzer yansıması olabilir mi?
Peki, yaşamımız boyunca peşinden koştuğumuz arzuların gerçekten “bizim” olduğundan emin misiniz? “İstiyorum / istemiyorum” ya da “sevdim / sevmedim” derken merkeze aldığımız referanslar ne kadar bize ait? Biz kimiz, neyiz ve “Hayat” dediğimiz bu deneyimle ne yapmak istiyoruz? En önemlisi: Şu an neredeyim ve nerede olmak istiyorum?
Zihninizde bitmek bilmeyen sorular varsa, bu harika bir başlangıçtır. Cevapları aramak ve hissettiğiniz eksikliği tanımlamaya çalışmak, hayat amacına giden yoldaki ilk adımdır. En nihayetinde her insan mutlu olmak ister. Ancak “Gerçek mutluluk” kavramı ve ona ulaşma yolu, insanlığın sabırla yanıt aradığı en büyük bilmecelerden biridir.
İnsan doğası gereği durağanlığı, dinlenmeyi ve konfor alanında kalmayı seçme eğilimindedir. Fakat bizi harekete geçiren, gelişimimizi tetikleyen bir rahatsızlık veya tatminsizlik hissi olmasaydı; fiziksel ve duygusal olarak olduğumuz yerde çakılı kalırdık. Bu bağlamda hayat amacımızı gerçekleştirmek ve kişisel olgunluğa ulaşmak, konfor alanımızın bozulmasıyla ortaya çıkan o itici güçle doğrudan ilişkilidir.
Abraham Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi prensibinden hareketle, insanın gelişim dinamiklerini ve yaşam alanlarını iki temel seviyede inceleyebiliriz:
* Fizyolojik ve Temel Yaşam alanı (Biyolojik seviye) : Beslenme, barınma, uyku ve temel aile bağları gibi hayatta kalmamızı sağlayan zorunlu gereksinimleri kapsar. Ancak sadece bu biyolojik ihtiyaçları karşılamak insanı tam anlamıyla tatmin etmez ve gelişmiş bir birey yapmaz. Gelişim, ancak bu alanda bir sıkışmışlık veya yetersizlik hissedildiğinde başlar.
* Sosyal ve İnsani Yaşam Alanı (Toplumsal seviye) : Maddi birikim, toplumsal statü, saygınlık ve entelektüel arayışları içerir. Bu alandaki hedeflerimiz genellikle toplum, çevresel etkileşimler, kıyaslamalar ve takdir edilme arzusu tarafından şekillendirilir.
Toplumsal seviyedeki olgunlaşma da yine içsel bir huzursuzlukla tetiklenir. Kendimizde göremediğimiz ancak çevremizde tanık olduğumuz şeyler, bize kendi eksikliklerimizi gösteriyor olabilir mi? Fiziksel olarak büyüsek de zihinsel ve duygusal olarak çocuk kaldığımızı fark ettiğimizde bir huzursuzluk yaşarız. İşte “yetişkin” seviyesine geçme arzusu, bizi bu arayışa iter.
Aradığımız şeyi netleştirene kadar farklı kapıları çalar, her seviyede yeni etkileşimler kurarız. Bu süreçte analitik kalabilmek son derece kritiktir. Aklın muhakeme gücü geliştikçe netleşen eksikliklerimiz, bizi doğru cevapları duyacağımız alanlara götürür. Fark etmek ve hissetmek, ilerleyişimizdeki en güçlü araçlardır.
Niteliklerimizin ne kadar farkındayız? Bu nitelikleri neye göre ve nasıl kullanıyoruz? Istırap ile haz arasındaki o ince ilişkinin ne kadar bilincindeyiz?
Genellikle tek taraflı bakış açılarımızın gölgesine saklanır, kendi sınırlarımızın arkasına kamuflaj oluruz. Başarısızlıktan ya da rezil olmaktan -ve benzeri- korkarken, gerçekten başarılı ve tatminkar bir yaşamı nasıl inşa edebiliriz? Korkularımızın üzerine nasıl çıkabiliriz? Bu ancak insan doğamızı, gölgede bıraktığımız bireysel niteliklerimizi ve yüzleşmekten kaçındıklarımızı korkusuzca fark etmekle mümkündür.
Neredeyim? Nerede olmak istiyorum?
Sahip olduğunuz araçlar gerçekten hedefinize ulaşmanızı sağlıyor mu? Kendi “neden”inizde netleşmek ister misiniz?
Şimdi, dış dünyanın gürültüsünü bir anlığına sessize alma zamanı. Bugün; kendi iç dünyanıza derin bir yolculuk başlatmak, zihninizin koridorlarında saklanan stratejilerinizi gözden geçirmek ve kendi hakikatinizle buluşmak için eşsiz bir fırsat ve davettir. Kapıyı aralamaya ve içeri adım atmaya hazır mısınız?
Arzu Aykın
-
Yaşam Kalitesini Artırmayı Ne Kadar İstiyoruz?

Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.
Yaşam kalitesini artırmayı ne kadar istiyoruz? Araçlarımızı doğru kullanmayı nasıl öğrenebiliriz?
Günlük hayatımız belirsizliği azaltan rutinlerle örülüdür. Gittiğimiz yollar, yaptığımız işler genelde aynıdır. Küçük sürprizlere kapımızı tamamen kapatmasak da rutinlerin sağladığı konfor alanından pek vazgeçmek istemeyiz. Ancak iş ile ev arasındaki bu öngörülebilir düzeni, ilişkiler boyutuna taşımak imkansızdır.
İlişkileri zihnen kategorilere ayırmak günlük işleyişi kolaylaştırsa da süreci sağlıklı yönetmek bilinçli bir farkındalık gerektirir. Örneğin; dinamik bir ritme sahip olan finans sektöründe, anlık kararlarla krizlerin nasıl çözüldüğüne hem müşteri hem de çalışan olarak defalarca tanıklık etmişizdir. Tüm ilişkilerin temelinde ise güven yatar.
Güven tanımı sizin için ne demek? Hangi eylem, eylemsizlik ve özellikleri içerisinde barındırır?
Güvenin, eylemin ve eylemsizliğin farklı formlarını hayatımızın en çok zaman geçirdiğimiz alanlarında tecrübe ederiz. Buna rağmen, aynı pratik ve kararlı tutumu yaşamın diğer alanlarına aktaramamak bazen kafa karışıklığı yaratır. Bu durum ne iyi ne de kötüdür; sadece bir sonuçtur. Ancak yanıtları yalnızca duygusal dünyamızda aramak; zamanı, enerjiyi ve finansal kaynakları yönetme becerimizi derinden sarsabilir. Analiz edilmeyen ve ayrıştırılmayan deneyimler, benzer durumlarda benzer tepkiler vererek aynı kısır döngülerin içinde sıkışıp kalmamıza yol açabilir.
Hayatın karmaşasında kişisel bir denge kurmak ve net bir yaşam amacı belirlemek; dışarıdan gelen verileri nasıl işlediğimizle ve kendi özgün bakış açımızı nasıl geliştirdiğimizle doğrudan ilgilidir. Kendi yaşam alanlarımızı yönetmek, yalnızca teknik bir planlama değil; derin bir içsel farkındalık ve niyet yönetimi sürecidir.
Süreci yönlendirmemizi sağlayacak temel prensiplerden bazılarını gelin birlikte hatırlayalım:
1. Kendi Penceremizden Bakmanın Gücü Dış dünya herkese benzer fırsatlar veya zorluklar sunsa da bu girdileri nasıl anlamlandırdığımız tamamen bireyseldir. Başkalarının başarı tanımları birer rehber olabilir; ancak nihai kararı veren ve süreci yöneten sizsiniz. Bir başkasının hayatındaki çözüm, sizinkiyle aynı etkiyi yaratmayabilir. Çünkü her bireyin bu yaşamda üstlenmesi gereken sorumluluk alanı ve kat etmesi gereken yol kendine hastır.
2. Tüketimden Değer Üretmeye Geçiş Yaşam yönetimindeki en büyük engel, yalnızca “almaya” veya “tüketmeye” odaklanmaktır. İnsan doğası gereği haz odaklıdır. Ancak gerçek doyum, kişisel çıkarın ötesine geçip daha büyük bir amaca ve bütüne katkı sağlandığında ortaya çıkar. Yaptığımız işi neden yapıyoruz? Hizmet etmek ve sunduğumuz hizmetin değeri ne anlama geliyor? Bu soruların yanıtı, hazzı kalıcı bir tatmine dönüştürür.
3. Belirsizliği Yönetmek: Odak ve Disiplin Amacımıza giden yolda, çabalarımızın karşılıksız kaldığını hissettiğimiz karanlık ve belirsiz dönemler olabilir. Kişinin öz hakikati ve yönetim becerisi, tam da bu belirsizlik anlarında sınanır. Yalnızca sonuç odaklı bir beklenti içindeysek belirsizlik kaygı yaratır. Ancak amacımız netse, potansiyelimizi ortaya koymak ve bütüne katkı sağlamak istiyorsak; engeller bizi durdurmak yerine disiplinimizi pekiştirir.
4. Kararlılık ve Adanmışlık Yaşam yönetiminde “orta yol” adını verdiğimiz alan çoğu zaman bir yanılsamadır. Gerçek tatmin ve gelişim söz konusu olduğunda, ya sizi besleyen bir ilerleme içindesinizdir ya da sizi tüketen bir durağanlıkta. Bir eylemi sırf “yapmış olmak için” gerçekleştirmek bizi gerçek doyuma ulaştırmaz. Yaşam kalitesini belirleyen şey, ara duraklarda takılı kalmadan her eylemi net bir amaca ve değere bağlama kararlılığıdır.
5. “Bugün”ün Eşsizliği Zaman yönetiminde en kritik birim “bugün”dür. Her gün, daha önce hiç yaşanmamış ve bir daha tekrar etmeyecek benzersiz seçimler barındırır. Geçmişin başarılarına veya geleceğin kaygılarına takılmak yerine, her sabah önümüze konan taze fırsatlarla yüzleşmeliyiz. Dünyanın varoluşundan bu yana hiçbir günün bir diğeriyle aynı olmaması, zamanı ve yaşam amacını her sabah taze bir bakışla ele almamız gerektiğini hatırlatır.
Hayat amacına yönelik bir yaşam yönetimi; güveni doğru inşa etmeyi, başkalarının kalıplarına göre değil kendi özgün bakış açınızı geliştirmeyi, tüketmek yerine değer üretmeyi ve her günü benzersiz bir fırsat olarak görmeyi gerektirir.
Ancak içinde bulunduğumuz yoğun koşullarda ve karmaşık kriz anlarında stratejik aksiyon almak her zaman kolay olmayabilir; tüm bu potansiyeli tek başımıza keşfetmek zorlaşabilir. Tam da bu noktada, kör noktalarınızı aydınlatacak ve yeni fırsatları berraklaştıracak ortak bir bakış açısını birlikte inşa etmeye ne dersiniz?
Bugün, kendi “neden”inize ve potansiyelinize doğru atacağınız o ilk stratejik adım ne olurdu?
Hayat sizden ne istiyor?
Arzu Aykın
-
Değişmek mi yoksa Değiştirmek mi?
”Sabah harika bir nimettir. Umudu temsil eder, bize Yaşam dediğimiz şeyin yeni bir başlangıcını verir. ” – Bilinmiyor

Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.
Merakla ve adım adım, her seviyede büyüyoruz.
Yeni doğan o bebek yüzlere bakan amcaların, teyzelerin iyi dileklerinde, dualarında ve görünmez niyetlerinde “adam olacak çocuk” özlemi saklıdır. O masum bakışlardan geleceğe uzanan vizyoner bir perspektif doğar. Birlikte büyüyüp geliştiğimiz en küçük birim olan ailede; akış tanımında gizli olan “her şey senin istediğin gibi olsun” anlayışına varana dek pek çok durumla karşılaşırız. Koşulların bizce tanımı, genellikle gösterdiğimiz dirençle “ıstırap” hâlini alsa da; doğanın bir parçası olduğumuz hissine doğru törpülenen arzularımız, dönüşen niyetlerimiz ve elimizdeki birkaç araçla, kontrolü tamamen bizde olmayan bu bedenin esaretinde özgürlüğü ararız.
Özgürlük; her birimizin eşsiz, biricik ve aynı zamanda bütünün ayrılmaz bir parçası olduğu gerçeğinde gizlidir. Polarite yasası, bizi bilinçsizlik hâllerinden bilinçli farkındalığa doğru taşır. Gerçek doğamızın bize gösterdikleriyle yükselen o özlem, birbirimize etki eden örnek oluşlarımızla anlam kazanır; amaç ve misyonun ayrılmaz buluşmasına tanıklık ederiz. Yaşam dediğimiz şey, zihin alanlarımızın bu birliğidir.
Köpüren, yükselen ve alçalan… Bilimin ölçtüğü o 90 saniyelik duygu salınımını kabul etmekten uzaklaşarak hayatta kalma paniğine kapıldığımızda ve tutunduğumuzda, zihin denilen bu “arayüzün” gerçek ihtiyacı nedir? İnsanın tüm eylemi ve çabası, aslında bu ihtiyacı keşfetmek olabilir mi?
Peki, en büyük ve en ulaşılmaz görünen olsa da peşinden gizlice gitmeye, belirsiz de olsa farkındalıkla değer vermeye gayret ettiğimiz hayat amacımıza doğru ilerlerken destek aldığımız Abraham Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi; basamak basamak ve aynı zamanda iç içe, üssel bir artışla bilinç seviyelerinde yükseldikçe hissedilen o anlamın sarsılmaz sevincinde keşfedilecek olan boşluk ve değişim olabilir mi?
Günlük hayatın gerekliliklerinde; eğitim, evlilik, iş gibi yaşamın dönüm noktalarında ıstırap ile keyif arasında salınan arzu, duygu, düşünce ve eylemlerimizi, karşıtlarıyla birlikte inançlarımızla inşa etmeye çabalıyoruz. Nedensellik yasasının üzerimizdeki görünmez bağları, bu bağların etkileri ve sonsuz döngülerle edinilen tecrübeler… Tüm bunlar, “Ben”in çok ötesinde olanla; geçmiş, şimdi ve geleceğin tek bir “an” hissinde buluştuğu o birlikte hissedilen bütünsellik olabilir mi?
Bir arayıcı olduğunu adım adım fark eden insan, tıpkı emekleyen bir çocuğun ayağa kalkışındaki o ilk adımı gibidir. Ayağa kalkmanın özgürlük olduğu o yalan, gerçek ve illüzyon sarmalında, doğru seçimleri yapmaya doğamızın izinde, yavaş yavaş ve emin adımlarla geliriz.
Özgürlük hissinin şimdiki zamanda tüm sonuçlarıyla belirdiği bu alanda; değişime zorlanan mı, yoksa değişimi arzulayıp onu yönlendiren mi olmak istiyoruz? Bilinçli bir yaşam gerçekten nasıl olurdu? Ve kalben kurduğumuz hayallerin gerçekleşmesi karşısında, onları birer “mucize” diye kucakladığımız o ilk heyecanı hâlâ hatırlayanınız var mı?
Kaç nesildir aktarılan bu büyük ve sorumluluk dolu mirasın aydınlattığı yaşamlarımızla, siz en büyük özleminizi nasıl tanımlarsınız?
Arzu Aykın
-
Sürecin Neresindeyiz?

Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.
Sürecin Neresindeyiz? Bilinçli Bir Yaşamın ve Bütünlüğün İzinde
İşte, evde ya da günlük ihtiyaçlarımızı karşılama telaşında… Tüm bu akışın tam olarak neresindeyiz? Yaşama ve sürece ne kadar dahil olabiliyoruz? En yüce değerlerimizle biçimlenen alanları ve sevdiklerimizle kurduğumuz bağları bu büyük süreçle nasıl ilişkilendiriyoruz?
Bu dünyadaki varlığımızla zaten doğal bir işleyişin ayrılmaz birer parçasıyız. Yaşamımızın her bir alanı ve bu alanların birbiriyle olan etkileşimi, devasa ve görünmez bir çarkın halkalarını oluşturur. Ancak çoğumuz, içinde bulunduğumuz durumların ve koşulların derinliğini hissetmekten uzağız; hatta bu hissedemeyişin bile farkında değiliz. Çoğu zaman zihnen karmaşık, belirsizliklerin gölgesinde ve günü kurtarma telaşıyla ömrümüzü tüketiyoruz.
Peki, arzularımızın gerçekleşip gerçekleşmemesinden ziyade karşımıza çıkan sorunlara gereğinden fazla anlam ve önem yüklemek, sürecin bir parçası olduğumuz farkındalığından bizi alıkoyan en büyük engel olabilir mi? Yaşamımızda eksik kalan veya gerçekleşmeyen her şeyin sorumluluğunu “öteki” ya da “diğerleri” olarak tanımladığımız dış etkenlere yükleyip, onlara kendi gücümüzü devrederek birer otorite haline getiriyor olabilir miyiz?
Yüksek bir farkındalık ve bilinç seviyesinde; inanç, düşünce ve duygularımızın ötesine geçme arzumuz doğrultusunda doğru hareket ettiğimizde, yaşamımızı ve arzularımızı yönetme becerimizi geliştirebiliriz. Çünkü en küçük ya da en büyük diye nitelendirdiğimiz her türlü arzuyla zaten bu sürecin tam merkezindeyiz.
Süreç; en temel tanımıyla aralarında kopmaz bir bağ olan, belirli bir düzen ve zaman içinde ilerleyen, gelişen ve bir sonuca ulaşan olaylar dizisidir. Sadece akıp giden boş bir zaman diliminden ibaret değildir; o zamanın ruhunda gerçekleşen işleyişin ve aşamaların tamamıdır. Bu işleyişte net bir hedefe ve niyete sahip olmak kadar, sarsılmaz bir inanç taşımak da sürecin olmazsa olmazlarındandır.
İnsan, bir yandan sürecin parçası olduğunu idrak edip diğer yandan hayat amacına yönelik adımlar attıkça; keşfettikleri ve ortaya çıkardıkları vasıtasıyla gerçek hazza, yani mutluluk ve sevgi olarak tanımlanan o derin bütünlük hissine ulaşır. Ancak sürecin bir parçası olduğumuz gerçeğini her durum ve koşulda fark edebilmek; disiplinli, sürdürülebilir, en yüksek değerlerimizle ve hayatın kendisiyle hizalanmış içsel bir hazırlık çalışmasını gerektirir.
İnsan, doğası gereği bunu tek başına başarmakta zorlanabilir. Öyleyse, her durumu ve koşuluyla bir sürecin parçası olduğumuz bu yaşamda durup sormak gerekir: Bu yolda kim/kimlerden destek alıyoruz? Bu desteğin ne kadar farkındayız ve aldığımız katkıyı yaşamımızı hangi yöne evriltmek için kullanıyoruz?
Hayat sizden ne istiyor?
Arzu Aykın
-
Yaralı Olmanın Getirdikleri
”Hayatınızda zaten sahip olduğunuz iyi şeyleri kabul etmek, tüm bereketin temelidir.”
– Eckhart Tolle

Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.
Yaralıyızdır. Az ya da çok, hepimiz herhangi bir durumdan ya da koşuldan yaralıyızdır.
Anlaşılmak isterken, aynı zamanda anlaşılmaktan kaçınırız. Böyle anlarda görünmez bir zırhın arkasına sığınmamızın kaçınılmaz sonuçları yok mudur? İletişim kurmak, karşımızdakinin uzanan kollarındaki sevgiyi—ki her birimizin sevgi tanımı farklıdır—hissetmeye gönüllü ve özlem doluyken, tam tersi eylemlerde bulunduğumuzu söyleyemez miyiz? Kelimelerin işimizi kolaylaştıracağını sanırken, kendimizi daha da çıkmaz yollarda bulabiliriz. Zihnimizi sürekli meşgul eden haller, yükselip alçalan zihin sesleri ve o karmaşanın içinde kayboluşlarımız az sayılmaz.
Yaralı olmaktan ne anladığımıza ve bu yaralardan ne edindiğimize bağlı olarak hayata karşı bir duruş geliştiririz. Bu duruş, yaşamımıza ve ona dahil olan her şeye karşı seviye seviye davranışlarımıza yansır. Genellikle bu eylemler bilinçsizce gerçekleşir; ta ki hayat amacımızı sorgulamaya başlayana kadar…
Yaralıyızdır ve iyileşmek isteriz. Ancak iyileşmekten ne anladığımız da en az yaranın kendisi kadar önemlidir. Bunu, doğanın eşsiz varlığımıza sunduğu lütuflarla ve bizzat tecrübe ederek öğreniriz. Yaralı olmanın bizden götürdüklerine odaklanan ve nesilden nesile aktarılan tüm bu eylemlerin bütünlüğü içinde, çevremizle birlikte şekilleniriz.
Arzular, düşünceler, inançlar ve hatta eylemlerimizin ardındaki niyetlerle, zaman zaman bitmek tükenmek bilmeyen bir koşuşturmacanın içinde sürükleniyormuş gibi hissederiz. Bu his, içsel dünyamızdaki yaralara temas eder.
En iyi ilaç ya da şifa her birimiz için farklı olsa da, hareketli bir su kenarında bulunmak çoğumuz üzerinde olumlu bir etki bırakır. Bu adım bazen sadece bir bardak su içmek bile olabilir. İçinde bulunduğumuz durumun sisli hali bizi halden hale soksa da, nedensellikte uzaklaşıp sakin bir zihinle en doğru adımı atmaya çalışırız.
Peki, yaralarımız zamanla bariyerlerimize dönüşüyor olabilir mi?
Düşüncelerimizin, yaraların bizden götürdüklerine odaklandığının farkında olmayabiliriz. Ancak endişe, korku ve benzeri duygularla kendimizi ifade ederken, arkadaki inançlarımızın ne kadar farkındayız? O an için bunun farkına varmanın mümkün olmadığını söyleyebilir miyiz?
Yara olarak anlamlandırdığımız birden fazla deneyimin birikimiyle kendimize ait bir öz bilgi edinir ve bir yaşam stratejisi geliştiririz. Araştırdığımız, gözlemlediğimiz ve sorguladığımız her durumun birikimi, bizi belirli bir duygusal ve zihinsel olgunluğa taşır. Beş duyunun “Ben” için sunduğu o muhteşem alıcılıkta, gizlice yürüttüğümüz nedensellik araştırmasının niteliksel bir kazanıma dönüştüğünü söyleyebilir miyiz?
Peki, bu nitelikten bahsederken referans olarak neyi alıyor olabiliriz?
Zihin bir ekran… Zihin beden bütünlüğünde, öğrenilen araçlarla duygusal ve zihinsel dengeyi bulmaya çalışıyoruz. Bu araçların sürekliliğini sağlamakta zorlansak da, geldiğimiz bu noktada hâlâ neyin eksikliğini hissediyor olabiliriz?
Dengeyi hem yaşam alanlarımızda hem de hayatın tüm katmanlarında kurabilseydik, yaşamımızda neler değişirdi?
Gerçekten, hayat sizden ne istiyor?
Arzu Aykın
-
Başka, Başkaları…
”Binlerce ormanın yaratılması bir meşe palamudundadır.” – Ralph Waldo Emerson

Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.
Şehirlerin ve Zihnin Kalabalığında Kaybolan “Ben”
Yaşadığımız şehirlerde ya da şehirler arası kısa mesafeli günübirlik kaçamaklarda normalleştirdiğimiz kalabalıkların, yaşam alanlarımızı yönetmeyi ne kadar zorlaştırdığının farkında mıyız?
Zihnen, bedenen ve ruhen tükenmiş bir halde, şu yaz günlerinde bir değişiklikten güç alma niyetiyle belki de hafta sonuna ulaşıyoruz. Ardından bir heyecanla —bazen de sadece başkaları mutlu olsun diye— kendimizi yine o kalabalıklara atıyoruz. Dönüşte ise hep aynı tablo: Derin bir yorgunluk, “Bir daha asla” ile başlayan pişmanlık cümleleri ve yeni haftaya bambaşka tükenmiş halimizle başlamak… Zamanın arasına sıkışmış bu döngüde, hem kendimize hem de çevremize karşı giderek duyarsızlaşıyoruz.
”Benlik bir durum yok.”
Günlük hayatta kulaklarımıza en çok çarpan bu cümle, aslında kendi hayatımıza yabancılaşmamızın özeti gibi. Bu duyarsızlığa, ellerimize yapışan telefonlar ve öne eğik başlarımız eşlik ediyor. Gencinden yaşlısına artan boyun fıtıkları, omurga eğrilikleri ve içe çökmüş omuzlar… “Kambur durma!” ikazlarını papağan gibi tekrarlarken, bedenimizin ve zihnimizin ne kadar sıkıştığını görmüyoruz.
Evlerimiz eşya kalabalığı, zihinlerimiz düşünce kalabalığı; yollar, hastaneler, toplu taşımalar insan kalabalığı… Hiçbir yere varmayan şikayetlerle yakınlarımızla ya da değil tartışırken, acaba doğru çözümü yanlış yerlerde mi arıyoruz?
Başkalarının gözünden biçimlenen hayatlarımızda, kapı arkalarına istiflediğimiz eşyalar ve “başkası için yaptım” dediğimiz ama aslında kendi arayışlarımızdan ibaret olan o uzun listeler…
Bugün durup kendimize şu soruyu sorma zamanı: Başkaları için yaptığımız, vazgeçtiğimiz ya da arzuladığımız her şeyin arkasındaki asıl neden nedir?
Çünkü yaşam amacını kaybetmiş bir zihin, oluşan boşluğu eşyalarla, kalabalıklarla ve başkalarının istekleriyle doldurmaya çalışır. Oysa bu dünyadaki varlığımız, teğet geçtiğimiz bir hayatı “Benlik bir durum yok” diyerek izlemek için değil; kendi potansiyelimizi, özümüzü ve nihai amacımızı keşfetmek içindir. Bugün o telefonları bir anlığına indirip omuzlarımızı dikleştirelim. Dışarıdaki gürültüyü susturup kendi iç sesimize kulak verdiğimizde göreceğiz ya da hissedeceğiz ki; gerçek dinlenme de, aradığımız o büyük anlam da başkalarında değil, kendi hayat amacımızla yeniden kuracağımız o içsel ve dışsal bağda saklı.
Arzu Aykın
-
Yangın Varrr
”Düşünmeyin ya da yargılamayın, sadece dinleyin.” – Sarah Dessen

Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.
Ormanlar ve içinde varlığını sürdüren her şey yanıyor. Yangın sonrası görüntü ise yangının kendisinden de acı, çok daha ıstırap verici. Kurak, ıssız ve sanki hiç yaşam belirtisi yokmuş gibi… Zamanın merhametine mahkûm edilmiş bir çaresizlik. Aslında yaşadığımız alanları ve aynı zamanda yaşamımızın her bir alanını kendi ellerimizle sabote ediyoruz.
Her birimizin yaşamında izleri olan, hâlâ içsel dünyalarımızda varlığını sürdüren birçok anıdan birkaç alıntıyla devam edecek olursak… Çocukken pikniklerle şenlenen o ormanlar; içinde karşılaştığımız, bazen korksak da varlığını hissettiğimiz canlılar… Belki de doğayla aramızdaki o görünmez ama hissedilen bağları ilk kez orada keşfetmiştik. Büyüklerimizle nehir kenarlarında balık tuttuğumuz, teknelerle açıldığımız o denizler; kıyıdaki ağaçların en küçük ama en güçlü çalgıcıları olan ağustos böceklerinin melodileriyle çınlardı. Doğanın en yalın hâlinde, çadır kampında kuşlarla, börtü böcekle, bazen de bir arabanın içinde uyumak zorunda kaldığımız anlarda; ağaç gölgelerinin o koruyucu, güven veren kollarını hissederdik. Yerli malı haftalarıyla şenlenen okul yıllarımızı hatırlarız yüzümüzdeki o tatlı gülümsemeyle.
Bu bağlılık ve bağımlılık gerçeğinden baktığımda; çocukken saçlarımızın kesilmesiyle hissettiğimiz o çıplaklık ve yalnızlık duygusu, tıpkı bir ormanın çöle dönüşmesi gibidir. Kadın/erkek kimliklerimizin “kurallar” denilerek rızamız dışında elimizden alınması, o yaşta yüklenen ağır anlamlar ve Kadının Adı Yok ve benzeri kitaplarda karşılığını bulan özgürlük arayışları… Yıllar sürecek bir ıstırabın izlerinde başlayan uzun bir arayıştı bu belki de.
Zorlanmadan gelişemiyoruz, bu doğru. Ancak bize öğretilmeyen ve aşmakta zorlandığımız bir gerçek var: Duyguların üzerine kolayca çıkamıyoruz. Şimdilerde fark ediyoruz ki, bu durum kelimelerle anlatılamaz; ancak yaşayarak, eyleme geçerek deneyimlenebilir. Eylemlerle izlenim edindikçe hissedecek, hissettikçe akıl ve ötesi vasıtası ile o duyguların üzerine çıkabileceğiz.
Belki de çoğumuzun dünyası uzun süre bir yangın yeri gibiydi. Başkalarının zarar verebileceği inancıyla —belki de henüz konuşmayı bile öğrenmeden edindiğimiz o duyumlarla— etrafımıza ördüğümüz zırhın içinde, dünyamızı kendi ellerimizle yakmıştık. Eziyet ve suçlama; boyutu kişiden kişiye değişse de insan ilişkilerinde şiddete varan noktalara tırmanabiliyordu. Fiziksel bir eylem olmasa bile, eylemsizliğin içinde öldürme, eziyet etme ve işkence hat safhadaydı.
Durdurulamaz bir öfkenin zamanla sigara içmeye evrildiği o yıllar… Reklamların inanılmaz çekiciliğiyle. İçeriye çekilen her duman, zihinsel ve duygusal yangının fiziksel bedende yaşanmasından başka ne olabilirdi ki? Üstelik bundan zevk alıyor olabilir miydik; acıdan ve ıstıraptan zevk almak gibi… Pek çoğumuzun yaptığı gibi kendi kendimize işkence ediyor olabilir miydik? Dışarıya taşan bu eziyetin sözel ya da davranışsal yansımalarıyla sevdiklerimizde yarattığımız baskının boyutunu hâlâ tahmin edebilir miyiz?
Tüm bunları “normal” kabul ettiğimiz o hallerimiz, aslında toplumda her gün izlediğimiz trajedilerin birer yansıması. İnsan olma yolunda doğaya, evimizdeki ya da sokaktaki hayvanlara verdiğimiz zararın farkında bile olmadan geçtiğimiz yılların ardından, bugün sadece lanet okumanın hiçbir değiştirici gücü yok.
Baskıcı eylemlerin tortusunda duyulan utanç; başkalarının bize uyguladığı ya da bizim başkalarına yaşattığımız istenmeyen davranışları haklı çıkarabilir mi? O anın şartlarında alınan kararların doğruluğu bugün geçerliliğini koruyamaz. Yaşadıklarımıza yüklediğimiz anlamlardan özgürleşmek kolay olmasa gerek! Tecavüzün, rencide edici davranışların ya da baskının yaygınlığı durumun ne kadar vahim olduğunu gösterse de, görmekten kaçındığımız gerçekler her gün yüzümüze vuruyor: Çocuğumuzdan, komşumuzdan, eşimizden, işimizden… Herhangi bir yerde, bir toplu taşıma aracında, pazarda, ailede ya da iki kişinin iletişiminde…
“Beni kıskanıyorlar” ”Beni seviyorlar.” ya da benzeri söylemlerle kurduğumuz o fantezi dünyalarından çıkmanın vakti geldi. Döngüsel yaşamımızda tehdit olarak algıladığımız her bir durum için dışarıyı suçlamayı ve şikâyet etmeyi bırakıp kendimize dönmenin, kendimizle yüzleşmenin ve kendimizi bilmenin tam vakti. Yaşam alanlarımızda ve ilişkilerimizde saygı, sevgi, anlayış ve hoşgörünün de ötesine geçerek; hakiki ve derin bağlar kurabileceğimiz bir olgunluğa erişmeyi gerçekten istiyor muyuz? Kalbimizin ritmine uygun bir rehber kendini bilme arzumuzda zamanı hızlandırmamızda yardımcı olacaktır. Peki bizler, dışarıdaki yangınların arkasına saklanıp kendi varoluş sorumluluğumuzdan kaçmaya devam mı edeceğiz; yoksa bu dünyadaki asıl hayat amacımızın, yanan ruhumuzu küllerinden yeniden doğurarak kendi hakikatimizle buluşmak olduğunu idrak etmeye hazır mıyız?
Arzu Aykın
-
Bir Şeyin Parçası Olmak…
”Hep aşağıya bakarsanız gökkuşağına rastlamazsınız.” – Charlie Chaplin

Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.
Bir şeyin parçası olmak… Aslında öğrendiğimiz bu dünya, muazzam ve kusursuz işleyen büyük bir sistemin parçasıdır. Dünyadaki tüm canlılar da bu sistemin ayrılmaz birer ögesi; birbirine görünmez ağlarla bağlı ve bağımlı. Fakat ne yazık ki modern insanın trajediye dönüşen hikayesi tam da burada başlıyor: Görünmez ağlarla bağlıyız, ama öyle hissetmiyor ve öyle yaşamıyoruz.
Zıtlıkların birbirini tamamladığı bu evrende, dünya belki de ruhumuz için büyük bir eğitim alanı. Eğer öyleyse, tam da şu an yaşadığımız bu düzlemde durup bakmalı ve sormalıyız: Gerçekte öğrenmeye, edinmeye çalıştığımız şey nedir? Birlikte düşünelim.
“Bir şeyin parçası olmak” cümlesindeki o şey dediğimiz yere ne koyarsak koyalım; durumların ve koşulların getirdiği süreçler bizi her defasında bir amaç edinmeye yönlendiriyor. Ancak referans noktalarımızı yanlış yerlerde arıyoruz. Güç, itibar, güvenlik, bilgi ve tüm bunların üzerinde bir tahta oturan para… Her bir kavrama yüklediğimiz anlam nispetinde şekilleniyoruz. Referans aldığımız bu araçlar, bizi bütüne yakınlaştırmak yerine bütünden ayıran, kendimizi korumaya aldığımız birer zırha dönüşüyor. Bir şeyin parçası olmayı bir bütünleşme değil, bir sahip olma arzusu olarak algılıyor; ait olmak yerine egemen olmak istiyor olabilir miyiz?
Oysa bir şeyin parçası olduğunu hissetmek, başlı başına en büyük ödüldür. Bu his, beraberinde derin bir güven ve sorumluluk getirir. Sevdiklerimize, ailemize, çocuklarımıza, komşumuza, sokağımıza, üzerinde yaşadığımız kıtaya ve nihayetinde tüm dünyaya karşı bir sorumluluk…
Peki biz bu sorumluluk karşısında şu an ne yapıyoruz? Gerçekten bu sorumluluğun neresindeyiz?
Bizi fiziksel, duygusal ve zihinsel olarak yükselten her türlü eylemin veya eylemsizliğin ardından, keşfettiklerimize nasıl yaklaşıyoruz? Bir anlığına yakaladığımız o yüksek farkındalık halini sonrasında nasıl bir duyguyla karşılıyoruz? Çevremize neyi, ne kadar ve nasıl aktarabiliyoruz?
Ne yazık ki çoğu zaman kendimizi dönüştürmek ya da bütüne katkı sunmak yerine; alışkanlıkların uyuşturucu konforuna teslim ediyor, kanıksanan eylemlerin içinde kendimizi görmezden geliyoruz. Kendi yarattığımız bir fantezinin içinde, gerçek hissetmeyi sürekli erteliyoruz.
Doğduğumuz andan itibaren deneyimler, duygular, eşyalar ve ilişkiler biriktiriyoruz. Peki bugünden geleceğe, geleceğimizle birlikte yürürken sahip olduklarımızı hangi niyetle kullanıyoruz? Kendimize korunaklı bir kale inşa etmek için mi, yoksa yaşamın akışına hizmet etmek için mi?
Bağlı ve bağımlı olduğumuz bu çıplak gerçekle yüzleştiğimizde; güven verebilmek ve gerçekten hissettirebilmek adına karşılıksız nelerin üstünü çizebiliyoruz? Egomuzdan, haklı çıkma hırsımızdan, kontrol etme arzumuzdan ve sahte konfor alanlarımızdan vazgeçebiliyor muyuz?
Belki de bu eğitim alanında öğrenmemiz gereken tek ders şudur: Sahiplenmeyi bıraktığında ait olabilirsin; zırhlarını bıraktığında ise gerçekten bir şeyin parçası olduğunu hissedersin. Ve bu dönüşüm; ancak farkındalıkla eğitilmiş, sürdürülebilir bir gelişim anlayışını benimsemiş bir zihinle mümkündür.
Hayat sizden ne istiyor?
Arzu Aykın
-
Özgünlüğünüzü Keşfedin
”Keşiflerimin hiçbirini mantıklı düşünme süreci aracılığı ile yapmadım.” – Albert Einstein

Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.
Yaşamımızın belirli evrelerinde “yeni bir dönem” olarak adlandırdığımız süreçler deneyimleriz. O anların içinde bulunurken süreci yönetmek şöyle dursun, yaşadığımız şokun etkisiyle çaresizce donup kaldığımızı hatırlarız. Hatta öyle ki hissizleşir, hayatı sadece sürüp giden bir akıştan ibaret sanırız.
Zaman geçip de geriye baktığımızda ya da bir dost sohbetinde o günleri anarken, yaşadıklarımızın üzerimizdeki etkilerini kavramaya başlarız. İlk anlatışlarımızda duygusal dünyamızın ağırlığı öne çıkarken, zamanla ya da içsel bir çaba ile cesaretimiz geliştikçe zihinsel dönüşümümüzü fark ederiz. O an verilen kararların ve uygulanan eylemlerin, o günkü idrakimizin verebileceği en iyi tepkiler olduğunu anladığımızda, değişimin gerçek anlamı da zihnimizde şekillenir.
Her birimiz eşsiziz; fakat bu farkındalığa ulaşmadıkça eşsizliğimiz hakkında bir fikrimiz olamaz. İnsan olarak eylem ve eylemsizliklerimiz, temel özelliklerimiz ölçüsünde birbirine benzer. Bizi benzersiz kılan; yaşam amacımıza uygun doğamızı keşfetmek ve bu süreci yönetme becerisini geliştirerek elde edeceğimiz doyumu bütünün yararına sunabilmektir.
İnsan mutlu olmak ister. Ancak içsel ve dışsal mutluluğun kısıtlı davranış kalıplarıyla tanımlanamayacağını gördüğümüz an, arayışımızın yönü değişir.
Peki, değerlerinizi keşfetmek için tam da doğru zaman bu zaman olabilir mi? İşte o zaman özgürlüğümüzü keşfetme vakti gelmiştir. Istırap ile keyif arasında sıkışıp kurtuluş aradığımız bu düzlemde, aykırı ve ezber bozan sorularla doğru cevapları iç dünyamızda hissetmeye başlamak bir süreçtir. Bu süreç, yavaş gelişen doğamıza karşı sabırla ve kararlı eylemlerle yönetilmesi gereken bir yapı içinde ilerler; kaldı ki bu yapının keşfi tek başına yürünebilecek bir yol da değildir.
“Biz neyiz?”, “Nereden gelip nereye gidiyoruz?”, “Hayat amacım nedir?” soruları, özgünlüğümüzü keşfettiğimiz kapının anahtarlarıdır. Üzerimizdeki duygusal, zihinsel, fiziksel ve ruhsal baskıların kaynağını korkusuzca aramak içsel bir çaba ister. Çevrenin şekillendirdiği “ben” algısından, aklın ve kalbin birliğine ulaşan bir süreci yönetmek; aklın işleyişini kavrayarak sebep-sonuç ilişkisi kurmaya yönelik bir gayret gerektirir.
Dünya, durumlar ve koşullar birer sonuçtur. Nedeni sorgulamak ise kendini bilmeye ve eşsizliğini keşfetmeye giden yoldaki en cesur adımdır. Yol boyunca bizi taşıyan birçok araç olabilir; fakat her araç bizi bir yere kadar götürür. Sonrasında zihnimizde o tanıdık yankı belirir: “Peki, ya sonrası?” Daima bir eksiklik duygusuyla süren bu arayış, nihayetinde bizi derin bir kavrayışa ulaştırır: Hayattaki her şey, içimizdeki asıl eksikliği keşfedene kadar tam da olması gerektiği gibidir.
Özgünlük; eksik hissettiğimiz her şeyin aslında tamamlanmamız için birer basamak olduğunu kavramaktır. Bu kavrayışla birlikte baskı yerini özgürlüğe, çaresizlik ise içsel bir güce bırakır. Ve hayat, tam da kendi içimizdeki o doğru cevaba dokunduğumuz an gerçek anlamıyla başlamış olur.
Hayat sizden ne istiyor?
Arzu Aykın
