Hayata Dair…

  • Nereye Odaklanıyoruz?

    ”Zekanızı satın ve kafa karışıklığı satın alın.” – Rumi

    Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.

    Kendi Sınırlarımızdan Hayatın Amacına: İş, Ev ve İlişkilerde Dönüşüm Yolculuğu

    Her gün yeni bir başlangıçtır; ancak çoğu zaman bunu böyle algılayamayız. Benzer ya da farklı arzuların peşinde koşarken, belki de hiç sorun etmememiz gereken küçücük ayrıntıların kıskacında sıkışır ve yanı başımızdan geçip giden fırsatları kaçırırız. Göremediğimiz bu fırsatların ardından ise kendimiz dışındaki insanların yaptıklarını ya da yapamadıklarını yargılamaya başlarız. Sonunda, olmak, yapmak ve sahip olmak istediklerimiz ile bulunduğumuz nokta arasındaki o yargı denizinde boğulurken buluruz kendimizi.

    İlişkilerimizde yeterince düşünmediğimiz, hatta hesabını ciddiyetle yapmadığımız durumların neticesinde “tamamlanamamış” bir hisle öylece duruyor olabilir miyiz? İş, ev ve ilişkilerimizdeki dengesizliklerin arkasında, genellikle farkında olmadığımız çok daha derin bir içsel dinamik yatar.

    Doğamız gereği kendimizi haklı çıkarma eğilimindeyizdir; bu yüzden kendi hatalarımızı görmekte zorlanırız. Öz-sevgimiz bir bariyer, kusurlarımızın üzerine çekilmiş bir perde gibi durur. İnsan kendi tarafını tuttukça, kendini kusurlu olarak değerlendirmekten kaçınır. Oysa kendi eksikliklerimizi kendimize dahi itiraf edemezken; arzuladıklarımızı gerçekleştirmenin hazzına, doyumuna ve gerçek tatmine nasıl ulaşabiliriz ki?

    İnsanın kendi eksikliklerini ve hatalarını fark etmesi ilk bakışta olumsuz görünse de aslında gerçek gelişimin ilk şartıdır. Fiziksel bir rahatsızlığı olan kişinin, uzmanın koyduğu teşhis sayesinde hastalığını öğrenip bilincini tedaviye yöneltmesi gibi; insan da kendi kusurlarını dürüstçe gördüğünde iyileşme sürecine girer. Ancak yaşadığımız dünyaya ve hatta kendimize baktığımızda, çoğu zaman kendi “hastalıklarımız” konusunda yeterli bilince sahip değilizdir. İyileşme sorumluluğunu kolayca doktora, ilaca ya da hastaneye bırakırız. Çünkü dışarıyı yargılamak her zaman daha kolay gelir. Kendimizi sürekli haklı hissetmek bizi durağanlaştırırken, içsel eksikliklerimizi dürüstçe kabul etmek dönüşümün kapısını açar.

    Yaşamlarımızda; iş, ev, aile ve ilişkiler alanında yaşadığımız anlaşmazlıklar ile kopukluklar yalnızca yüzeysel sonuçlardır. Peki, tüm bunların ortak kök nedeni ne olabilir?

    İnsan doğasının tamamen kendi çıkarına odaklı yaşaması ve aşırı kendine sevgisine batmış olması olabilir mi? Hayatın amacı sadece diğer insanlardan üstün olmak, daha konforlu bir yaşam sürmek ya da başkalarından daha mutlu görünmeye çalışmak değildir. İnsan yalnızca kendi çıkarını düşündüğü sürece, “öz-sevgi” adı verilen zihinsel bir hapishanede kapalı kalır ve çevresiyle derin bir bağ kuramaz. Üstelik insan doğası gereği, bu dar ve benlik odaklı yapısından tek başına, sadece kendi çabasıyla tamamen çıkamaz. Gerçek bir dönüşüm; yüzeysel arzularla değil, insanın tüm varlığıyla hissettiği derin bir içsel eksiklik ve değişim talebiyle başlar.

    Hayatın gerçek amacı; kendi çıkarımızın ötesine geçerek başkalarını sevebilme ve çevremize özveriyle katkı sağlama yetisini kazanmaktır. Kök neden olan benlik odağı değiştiğinde ve insan başkalarına fayda sağlama yönünde adım attığında; bu kökten beslenen iş, ev ve ilişki sorunları ve yaşamın diğer alanları da doğal olarak kendiliğinden çözülmeye başlar. Üst bilinçten yaşama dahil olmak, tam olarak bu kırılmayla mümkün olur.

    İş hayatında her birimiz kendimize özgü, eşsiz nedenlerle kariyer, statü ya da başarı arzuluyor olabiliriz; evimizde ve ilişkilerimizde huzurlu olmak, daha derin bağlar kurmak isteyebiliriz. Ancak aradığımız dönüşüm dış koşulları değiştirmekten değil; kendi içsel sınırlarımızı ve benliğimize olan bakışımızı dönüştürmekten geçer. Kendi kusurlarımızla cesurca yüzleşip odağımızı benliğimizden başkalarına kaydırdığımızda, hem kişisel gelişimimizi tamamlar hem de hayatın sunduğu gerçek anlama ulaşırız.

    İçimizdeki bariyerleri birer iyileşme fırsatı olarak görmek, bu engellerin ana kökünü tanımaya istekli olmak ve yüzleşmeye kendimizi hazırlamak ilk adımdır. En önemlisi de sevilmekle ilgilenmek yerine başkalarını sevmeyi ve çevremize fayda sağlamayı seçmektir. Adım atmaya başlamak başarmanın yarısıdır; diğer yarısı ise sürdürülebilir eylemlerle, en yüce değerleriniz doğrultusunda olmak, yapmak ve sahip olmak istediklerinizi gerçeğe dönüştürmektir. Hazırsanız birlikte keşfedebiliriz.

    Arzu Aykın

  • Hayat ile Bilgeliğe Adım Adım…

    ”İncelenmeyen yaşam yaşanmaya değmez.” – Eflatun

    Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.

    Sınavdaki Başarıdan Hayat ile Bilgeliğe

    Toplumsal yaşamın sürdürülebilirliği; her sektörün ve iş kolunun birbiriyle bağlantılı olduğu, kendi içinde ve kendi arasında hiyerarşik dengeler barındıran bir sisteme dayanır. Bu yapıyla ilk kez ilkokul sıralarında tanışırız. O yaşlarda sistemi tam olarak kavrayamasak da ilerleyen yıllarla birlikte gözlemler ve izleriz.

    Sınıf geçmeler, sınavlar ve bu sınavlara hazırlanış biçimlerimiz hep ileriye doğru bir yükselmeyi şart koşar. Niceliksel eylemler neticesinde sınavları geçme pratiklerimiz gelişirken; büyüyen egomuz ve içinde yaşadığımız dünya ile birlikte başarıyı yakalamak, zamanla teknik ve hatta mekanikleşen bir sisteme dönüşür. Hepimiz buna yakından tanıklık ederiz. Öyle ki okul, iş ve kariyer sınavları yüzünden evlerimiz; keskin önlemlerin alındığı, her türlü desteğin planlandığı birer hazırlık alanına dönüşür.

    Peki, aynı başarıyı veya başarısızlığı iş hayatında ve ilişkilerimizde nasıl yönetiyoruz?

    Yaşamın finans, gelir ve ekonomi boyutunun kitaplarda yazıldığı gibi uygulanamadığını, iş hayatına adım atıp birbirimizi etkilemeye başladığımızda anlayışımızda yavaş yavaş, adım adım gelişip değişen süreçlerle kavrarız. Hayallerle gerçeklerin getirdikleri arasında, tam da sınırda bir mücadelenin ortasında buluruz kendimizi… Bu durumu bazılarımız çok erken yaşlarda, bazılarımız ise daha geç deneyimler. Hatta hayatı boyunca para ve ekonomiyle doğrudan ilişkisi olmamış ev kadınlarımızın; yalnız kaldıklarında ya da çocuklarıyla baş başa vardıkları sonuçların ıstırabını nasıl yaşadıklarına çevremizde hâlâ şahit oluruz.

    Yaşamda masallardaki gibi mutlu sonların ötesinde bir anlayışa ulaşmak; yaşanan tüm olumlu eylemlerin ve anlam arayışlarının hissettirdiklerini aşan bir bakış açısını araştırıp, kendine kattığı değerlerle bilgeliğe kavuşmak belki de yılları alır. Ömür sınırları dahilinde, tahmini imkânsız ıstırapların kalbe yüklendiği ve dilimizden dökülen yeminlerin şahitlik ettiği her deneyimin gölgesinde, bizi iyi ve kötünün ötesinde bir anlayışa sürükleyen nedir?

    Gelin birlikte düşünelim.

    Çoğumuz geçmişte yaşamayı ve geçmiş anıların yarattığı hislerle tüketilen günlere tutunmayı seçeriz. Geleceğimiz hayallerle dolu olsa da onları gerçekleştirme gücünü ve arzusunu sürdürülebilir eylemlerin başına taç yapma konusunda yetersiz kaldığımız gerçeğini görmezden geliriz. Yaşamdaki fırsatları kaçırma nedeni olarak başkalarını veya bahaneleri öne sürer; hangi hislerle, neyi yapmaya ya da neye sahip olmaya çalıştığımızın bilinçsizliğinde kayboluruz.

    Önemli olan, her birimizin hayatının belli dönemlerinde deneyimlediği bu benzer durumları doğru bir içsel analizle geleceğe yatırıma dönüştürebilmektir. Bunu kitaplardan öğrenemeyiz, ezberleyemeyiz. Hayat ve ilişkiler dinamik bir yapıya sahiptir. Değişimi arzulayan ama bir yandan da değişime direnç gösteren bizler; duyularımızı ve ötesini doğru kullanmayı yaşamın tam içinde, birbirimize bilinçli ya da bilinçsizce verdiğimiz örneklerle öğreniriz ya da öğrenmeyi reddederiz.

    Net bir amaç, niyet ve hedef yoksa, yaşamda gerçek başarıyı yakalamak nasıl mümkün olabilir ki?

    Yeteneklerimizi gerçekten biliyor duyurabiliyor muyuz? Onları doğru kullanmayı başarabiliyor muyuz? Doğru ölçümüz nedir? Sahip oldukları statülerin arkasında, yaşamı yönetme yetenekleri konusunda derin kaygılar ve endişeler taşıyan pek çok insana tanık olmuşuzdur. Nereden ve nasıl destek alacağımızı bilemeden geçen zamanda, aldığımız destekleri doğru biçimde kullanabildiğimizi ya da tam tersini kendi kendimize açık bir kalple ifade edebilir miyiz?

    Kendi doğamızı bilmek, doğa yasalarının ışığında yürümek… Olmak, yapmak ve sahip olmak istediklerimizle yaşamı bir bütünlük ve tamlık içinde, sevdiklerimizle hissettiğimiz o arzulanan hale nasıl getirebiliriz?

    Sahi, hayat bizden ne istiyor?

    Arzu Aykın

  • Yaşamak Ciddi Bir İştir.

    ”Zorluğun ortasında fırsat yatar.” – Albert Einstein

    Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.

    Değer verdiklerimize dair her şeyi bilmek ister, gücümüzün yettiğince öğrenmeye çalışırız. Peki, elimizden gelenin en iyisini yapma isteği uyandıran o “güç” dediğimiz şey gerçekten nedir? Düşünen her bir insan için bu sorunun cevabı farklıdır.

    Yaşam dediğimiz alanlar, ihtiyaçlarımıza göre biçimlenirken hem kendi içinde hem de bir diğeriyle kopmaz bağlar kurar. Çoğu zaman fark etmediğimiz bu bağı keşfetmek, yaşam kalitesini artıran en önemli farkındalıktır. Tıpkı fiziksel bedenimizin biyolojik işleyişi gibi… Bütün koşullar, sonuçlar ve durumlar, neden-sonuç ilişkileri içinde o büyük “hayat amacına” hizmet etmek içindir.

    Kısacası; yaşamak ciddi bir iştir.

    İşte, evde, ailede ve her türlü ilişkide sürekli aradığımız, beklediğimiz bir şeyler vardır. Sürdürülebilir eylemlerimizi besleyen, bizi topluma ve hayata katmaya iten bir arzu, belki de derin bir özlem… Belki de sadece olduğumuz halimizle ciddiye alınmak!

    Peki, kendi içimizdeki eksikliğin ne olduğunu bile henüz tarif edemezken; kendimizle bütünsel bir bağ kuramıyorken bu nasıl mümkün olabilir?

    Sadece sevildiğimiz sürece sevmeyi bildiğimiz ama hissetmediğimiz, ilişkileri yalnızca beklentiler üzerinden sürdürmeye çalıştığımız bir düzende bu nasıl gerçekleşebilir?

    İşte, evde, sokakta, alışverişte, trafikte… Birbirimizi dinlemekten vazgeçtiğimiz, hatta birbirimizi umursamadığımız her yerde; adını koymaktan kaçındığımız bu eksikliğe nasıl bir yaklaşımla bakmalıyız ki başarmak istediklerimize ulaşabilelim?

    En nihayetinde hepimiz mutlu olmak istiyoruz. Yaşam alanlarımızda olmak, yapmak ve sahip olmak istediklerimize gerçekten nasıl bir ciddiyetle yaklaşıyoruz? Yoksa sadece içi boş söylemlerle, bize verilen ömür günlerini öylece tüketiyor muyuz?

    Gerçekten ne istediğimizi ve içimizdeki asıl eksikliğin ne olduğunu nasıl bilebiliriz?

    Belki de her gün dile getirdiğimiz yüzeysel hayallerle kendimizi oyalamaya izin veriyoruz. Nasıl bir yaşama sahip olmak istediğimizi biliyor olabiliriz; fakat bunu gerçekleştirmek için içimizde ne kadar gerçek bir arzu taşıyoruz, bunun ne kadar farkındayız?

    Bir tık ile her bilgiye ulaşabildiğimiz bir zamandayız. Peki, önümüze akan bu veri denizinde edinip benimsediklerimizin kendi değerlerimize ve ihtiyaçlarımıza uygunluğunu nasıl test ediyoruz?

    Peki, temel değerlerinizi gerçekten biliyor musunuz? Ve bu değerlerin, var olduğunuz yaşam alanlarıyla nasıl bir ilişkisi var?

    Siz hayattan çok şey bekliyor olabilirsiniz…

    Peki ya Hayat sizden ne istiyor?

    Arzu Aykın

  • Yaşamın Tam Orta Yeri

    Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.

    Yaşamın tam orta yeri ne demek?

    Tetikleyici olması açısından önemli bir sözdür; “Yaşamın tam orta yeri yangın yeridir” denildiğinde ya da dediğimizde, çözüm olarak neler yapıyoruz?

    Eğer sorunların üzerine daha da benzin dökmeye alışmışsak ya da benzin dökenlere itibar ediyorsak; kendimizi bildiğimizden bugüne tecrübeden biliriz ki işlerimizin, yani yaşam alanlarımızın daha da karmaşık hale geleceği ve kaçmak için de elimizden geleni yapacağımız kesindir. Bunun yanında duyguların üzerinden geçim sağlayan çok güçlü manipülatörler olduğumuz gerçeği, kaçamayacağımız bir gerçektir. İhtiyacımız olanı netleştiremediğimiz her an, “sorun” dediğimiz şeyler de algımızda daha anlaşılmaz olarak karşımızda görünecektir.

    Yaşamın orta yeri her birimiz için farklı olmakla birlikte, genellikle temel ihtiyaçlarımızı karşılamamızı sağlayan iş alanıdır. O noktaya gelinceye kadar birçok yıl ve yatırım gerekmiştir: Sabır, sebat, adanmışlık ve sürdürülebilir eylemler…

    Bu süreçte en etkili olan da örnek aldığımız, hayranlıkla benzer bir bakış açısına sahip olmak istediğimiz kişi ya da kişilerdir. Çevre ya da toplum denilen olgu her birimiz için farklı şeylerden meydana gelse de olmak, yapmak ve sahip olmak istediklerimize bizi olduğumuz yerden ilerleten ve taşıyanlar, yine o örnek aldıklarımızdır; benzer olmaya çaba sarf ettiklerimizdir.

    İlerlemek istiyorsak, olduğumuz yerdeki “Ben”den daha büyük bir şeye, bir hedefe doğru yönelmemiz, sürekli bir odaklanma sağlamamız ve onu düşünmemiz gerektiğini profesyonel yaşam kurallarından öğreniriz. Hatta bunları ezberleriz.

    Peki, bu ezberler bizi yaşamın alanlarında gerçekten başarıya götürür mü? Deneyimlerimiz ve tecrübelerimiz bize neyi gösterir?

    Çoğu zaman görmezden geldiğimiz, bizi fantezi dünyalarında gezinmeye iten, totemlere boğan ya da benzeri boş arayışlara sürükleyen nedir?

    Zor geldiğini inatla savunduğumuz nedir? Kişiyi gerçek başarıya ulaştıran ne olabilir ki orada gerçeği görmekten bahsedebilelim?

    “Zor” dediğimiz şey; algı eksikliğimizden, benzer formları ve aralarındaki bağı göremiyor oluşumuzdan ya da daha büyük, ulaşılamaz ama çaba sarf edilmeye değer bir amaca, arzuya, düşünceye, inanca ve kararlılığa sahip olmadığımızdan kaynaklanıyor olabilir mi? Özveriyle ilerleyebileceğimiz yerimiz var mı? Nerede olmak istiyoruz?

    Son bir soru: Yaşamımızın tam orta yeri bizi nereden nereye getiriyor? Yönümüzü görebiliyor muyuz?

    Hayat sizden ne istiyor?

    Arzu Aykın

  • ”Misyonum…” Dile Getirme Gücüne Gelmek Nasıl Mümkündür?

    Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.

    “Misyonum…” diye başlayan o cümleyi, gerçekten kalpten gelerek ve yüksek sesle söyleyebilmek nasıl mümkün olur?

    Çoğumuzun gözünden kaçsa da pek çok insan, zihninin derinliklerinde duymazdan geldiği ve gün gün kalbinde huzursuzluk yaratan o cevabı günlük fallarda ya da geçici dünyevi araçlarda arıyor. Oysa derinlerdeki yanıtlar, onları korkusuzca duymaya hazır olanları bekler.

    Günün başı ile sonu arasında biçimlenen tüm arzularımız —küçük ya da büyük fark etmeksizin— aslında eylemlerimizle olmak istediğimiz o “hallere” benzeme çabamızdır. Sorular ise arzularımızdan hayallerimize giden yolda aksiyon planı oluşturmamızı sağlayan en güçlü araçlardır. Tabii bu yolda, pratiklerimizi uygularken çevremizden aldığımız destekler de bize eşlik eder.

    Çocukluğuma dair hiç unutamadığım bir detay var: Annem evdeki mobilyaların, eşyaların yerini sık sık değiştirirdi. Kendi ritmine göre bazen küçük, bazen büyük dokunuşlar yapardı. O zamanlar bunu neden yaptığını hiç anlamazdım; eminim benzer hikâyeler çoğumuzun hafızasında vardır. Annelerimiz, akıl vasıtasıyla yaratıcılığı yaşamımızda nasıl kullanabileceğimizi öğretiyor olabilirler mi? Yaşam alanlarımıza farklı açılardan bakmayı, hayatı yeniden değerlendirmeyi ve nedenleri araştırmanın yolunu gösteriyor olabilirler mi?

    Sanki yaşam alanlarımız matematiksel bir denklem gibi; sürekli bir ekleme, çıkarma, çarpma ve bölme halindeyiz. Hayat, her gün yenilenen bir muhasebe defteri gibi çalışır… Girdiler ve çıktılar dengelenene, o sürecin kalitesi ve sürdürülebilirliği kendiliğinden gelişene kadar bu işlemler zinciri sürer gider. Ta ki biz o dengenin, belki de gerçek sorumluluk bilincimizin farkına varıncaya kadar…

    Peki; “Neden varız?” ya da “Nereden nereye gelmek istiyoruz?” gibi devasa soruların yanıtlarından önce; şu an olduğumuz halin, yaptıklarımızın ve sahip olduklarımızın içimizde hissettirdiği eksiklikleri fark etmemiz gerekmez mi?

    Ancak bu farkındalıkla her gün bir adım ileriye gidebiliriz. Ve belki de en önemlisi; arzumuzun yönünü her gün yeniden netleştirebilmek değil midir?

    Eğer cevabımız “Evet” ise, “Nasıl?” sorusuna aradığımız tüm yanıtlar; tam da özümüzde yatan ve arkasındaki “Neden” ile keşfedilmeyi bekleyen değerlerimizde saklıdır.

    Arzu Aykın

  • Bir Lokma Ekmek, Bir Yudum Su

    ”Arzunuz duanızdır. Arzunuzun yerine geldiğini kafanızda canlandırın ve onun gerçekliğini hissedin ve kabul edilmiş duanın sevincini yaşayın.” – Dr. Joseph Murphy

    Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.

    Her gün yeni bir gün, yeni bir başlangıçtır. Nereye doğru? Hedefe doğru. Bir hedef yoksa, orada gerçekten hissedilecek bir yaşam da yoktur. Bu dünyadaki yaşamsal döngüye dahil olduğumuz andan itibaren sayısız arzunun peşinden koşarız. Duyularımızı ve zihnimizi kullanarak; değerler sistemimizden, düşüncelerimizden ve inançlarımızdan hareketle toplum içinde bir yaşam inşa etmeye zorlanırız—ve kimi zaman da o yaşamı ellerimizle yıkarız.

    Hayat bize her gün yeni fırsatlar sunarken zorlukları da beraberinde getirir. Belirli bir amacımız varsa, tüm bu süreç boyunca her gün zıt ve benzer eylemler diziniyle hareket ederiz. Zamanla, arzular ile niyet arasındaki farkı gördüğümüz o derin noktada, niyetler duaya dönüşür. İç dünyamızdaki inançlar, sürekli değişen biçimler ve formlar arasındaki eşitsizlikleri aşarak bizi bir “form eşitliğine” ulaştırır. Hissettiklerimiz ile akıl erdirebildiklerimizi öğrendiklerimizle harmanladıkça, gün be gün aklın ve kalbin bir olduğu o eşikte, zihnin de ötesinde bir anlayışa varırız.

    Ancak bilinçli eylemlerle farkındalıklı bir yaşama geçmek kolay değildir. Bu geçiş; süreklilik, sürekli bir yenilenme, her seviyede öz-yatırım, kavramlar arasındaki bağları keşfedip ilişkilendirme ve aklı kalple birlikte kullanma pratikleri gerektirir. Sonuca varıp varmamaktan öte, adandığımız o yüce hedef bizi yolda tutan asıl güçtür. Bunu çoğumuz biliriz. Peki, sürdürülebilir eylemleri devam ettirme gücümüz ne kadardır?

    Arzularımızı ve temel “neden”lerimizi her gün, hatta gün içinde defalarca güncellemek ciddi bir içsel disiplin ve eğitim gerektirir. Tıpkı hayatın kendisi gibi; iş, ev, finans ve ilişkiler gibi tüm temel yaşam alanlarımızda sürekli yenilenen bir gelişimi göze almayı ister. Buna ne kadar istekliyiz? İnsan, yani ego, belirli hazların kontrolü altındayken kim olduğunu unutur. Kendini bilmek, ötesini kavramak ve arzuların yönetimine geçebilmek, insanlığın varoluşundan beri en temel araştırma konusudur.

    Bugün durup düşünmeliyiz: Dünyada var olan sayısız metot ve metodolojiye rağmen nerede, neyi ıskaladık? Tüm insanlık olarak geldiğimiz bu noktada bireysel olarak ne algılıyor, ne hissediyoruz? Büyüyen olumsuzluklar karşısında uzmanların dikkat çektiği gerçekler ve kendi gördüklerimiz karşısında bireysel olarak ne yapıyoruz? Birbirimize nasıl etki ediyoruz?

    Belki de en baştan başlayıp şu soruyu sormalıyız: “Arzumu gerçekten ne doldurabilir?” ”Yönüm ne?”

    Arzu Aykın

  • Geliyorum!

    ”Düşünmeyin ya da yargılamayın, sadece dinleyin.” – Sarah Dessen

    Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.

    Sadece dinlemek… Bize anlatılanın ötesinde, tek bir duyudan değil; aklın, bedenin ve hislerin birliğinde duymaktan bahsediyoruz. En yüzeysel tartışmalarda savurduğumuz o sığ sorulara benzemiyor bu: “Beni duyuyor musun?” ya da “Ne zaman dinleyeceksin beni?”

    İçsel bir farkındalıktır bu türden bir dinleyiş. “Geliyorum” dediğimiz an, zihnimizin kuytularında beliren o zıt kutbu da eşzamanlı sezebilmektir. Oysa çoğu zaman bunun farkına bile varmayız. Otomatiğe bağlanmış rutinlerle, eylem ve eylemsizliklerimizin niteliğini bilmeksizin geçer günlerimiz. Dışarıdan aldığımız etkilerle biçimlenen, sürekli halden hale geçen bir yaşamı sürdürürüz. İnançların ve kalıplaşmış düşüncelerin bariyerleri arkasındayızdır.

    Duygular ise durmaksızın kapıyı çalar; “Geliyorum” der. Peki, hissettiklerimiz karşısında biz ne yapıyoruz—ya da yapmıyoruz?

    Mutluluk ve sevgi arayışıyla biçimlendirmeye çalıştığımız yaşam alanlarımızda—özellikle iş, ev, ilişkiler üçgeninde ve hatta paranın, kaynakların yönetimi alanında—öngörülemeyen durumlar karşısında nasıl bir stratejiye sahibiz?

    Bu dünyada her şey olabilir, her şeyi yapabilir ve her şeye sahip olabiliriz. Ancak en çok bocaladığımız nokta şurası: Bağ kurmak… Bir veya daha fazlası ile, amacımız ve niyetimizle “Ben”in ötesine geçerek ilişkilenebilmek. İlişkileri keşfetmeyi ve derin bağlar kurmayı çoğu zaman bilmiyoruz.

    Yıllar önce, henüz evliliğe hazırlandığım günlerde bir baba tanımıştım. Yakın bir zamanda eşini kaybetmişti ve çocuklarıyla nasıl bağ kuracağını bilmediğini itiraf ediyordu. Oysa sahip olduğumuz değerlerle ancak hissedebildiğimiz ölçüde bağ kurmaya çabalayabiliriz. O ise bu bağı kurma çabasını başkalarına devretmişti. Belki çocukları da aynı çaresizlik içindeydi. Konuşmadıkları için bunu hiç bilmedi ve yıllar boyunca da öğrenemedi.

    Çoğumuz kendi hayatlarımızda benzer bir kopukluğu yaşıyoruz. Peki, böyle bir tablonun ortasındayken yaşam stratejimiz ne? Her gün evde, işte ve tüm ilişkilerimizde; aradaki bağı, özlemini duyduğumuz o derinliğe taşımak için ne yapıyoruz?

    “Geliyorum” dediğimizde; kabul ettiklerimiz, reddettiklerimiz ya da kabule hazır olduklarımızla yüzleştiğimizde, en büyük eksikliğimiz nedir?

    Ve…

    Şu an neyin olmasını isterken, gerçekte ne yapıyorum?

    Ve…

    Hayat sizden ne istiyor?

    Arzu Aykın

  • Değerlere Göre Bir Yaşam Nasıl Olabilir ki?

    ”Hayattaki en güzel anlar, sevincinizi ifade ettiğiniz anlardır.” – Jaggi Vasudev

    Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.

    Değerlere göre bir yaşam… Kim istemez ki! Hepimiz değerlerimize göre yaşarız ama çoğu zaman bunun farkında bile olmayız. Bu farkındalık, dışarıdan birinin söylemesiyle kazanılmaz. Yaşamın içinde hissettiğimiz o derin eksikliğin izini sürerken, aklın rehberliğinde kendi gerçeğimize yavaş yavaş uyanırız.

    Çünkü insan, bir şeye dikkatini vermediğinde orada neyin eksik olduğunu göremez.

    Peki, bu bilince nasıl ulaşabiliriz? Cevabı aslında biliriz. Ancak sürdürülebilir adımlar atmak yerine sürekli bir şeyleri bekleriz. Oysa beklemenin kendisi, hayatın sunduğu fırsatları görmemize engel olur. Ağzımızdan kanıksanmış birer lanet gibi dökülen kelimelerden sıyrılmak; tıpkı yeryüzünü kucaklayan gökyüzü gibi, var olanı olduğu gibi görebilecek doğru bir analiz noktasına gelmek kritik bir eşiktir.

    Tüm yaşamımız boyunca birbiriyle ilişkili ya da ilişkisiz sayısız arzunun peşinden koşuyoruz. Temel ihtiyaçlardan kendini gerçekleştirmeye kadar, bitmek bilmeyen bir dairenin üzerinde ya da merkezinde koşturup duruyoruz. Bu endişeli ve belirsiz çabada bizi gerçekten yoran, hayattan tat almamızı engelleyen şey tam olarak nedir? Hayatı bir bütün olarak algılayamamamızın ardındaki dinamikleri bilmemize rağmen, tam olarak nerede oyalanıyoruz?

    İnsani niteliklerimiz benzer olsa da değerlerimiz çevre vasıtasıyla biçimlenir; kabul etmek istemesek de birer çevre ürünü olmaktan kaçamayız. Fakat hayat amacını sorgulamaya başladığımızda, bizi sürükleyen tüm arzuların aslında büyük resimde tek bir yere hizmet ettiğini fark ettiğimiz bir noktaya evriliriz. Dünyanın dairesel devinimi gibi, yaşamın tüm döngüleri de bizi tek bir yöne doğru iter.

    Bu durum, disiplinli bir içsel çalışma gerektirir. Arzularımız ve tekrar eden koşullarımız, biriktirdiğimiz deneyimlerin birliğidir. Tıpkı bir araba tekerleğinin hedefe varana kadar defalarca dönmesi gibi; süreci yönetme dikkati, farkındalık, cesaret ve ulaşma arzusu bizi dönüştürür. Yol boyunca karşılaştıklarımız, kurduğumuz bağlar ve içimizde uyanan hisler vardığımız noktada unutulmaz izler bırakır.

    Tüm döngüler bize tek bir yönü işaret eder; yaşamlarımızda keşfedilmeyi bekleyen de tam olarak odur. Bizi biz yapan nitelikleri ve değerlerimizi hangi amaçla kullandığımız, bizi her seferinde daha üst bir seviyeye taşır. Ta ki o nihai olana ulaşana kadar.

    Ulaşacağımız sonuçtan ziyade, süreci dikkatle yönetmek ve değerlerimize uygun, sürdürülebilir eylemlere geçmek yaşam kalitemizi belirler. İş, ev ve ilişkiler üçgeninde her gün var oluyoruz. Çevrenin üzerimizdeki etkisini yönetme stratejisini keşfettiğimizde, olumsuz deneyimlerin ışığında kendi yolumuzu net bir şekilde çizebiliriz.

    Doğamız gereği ihtiyaçlarımızı tatmin etme hissinin peşindeyken ve yaşamımızı dönüştürmek isterken, içinde bulunduğumuz dünyanın bir “sonuçlar dünyası” olduğunu anımsamak kıymetlidir. İçimizdeki eksikliği ancak algımızı düzelterek tamamlayabileceğimizi fark etmek ve hayatı dinlemeyi öğrenmek dönüştürücü bir ilk adımdır.

    Tüm bu koşturmacanın ve döngülerin ortasında kendimize soracağımız o son soru belki de her şeyin anahtarıdır: Bugün tam olarak aradığınız nedir ve hayat sizden ne istiyor? Değerlerinizi keşfetmek ister misiniz?

    Şüphesiz, bu dönüşümü tek başımıza başarmak her zaman kolay değildir. Değerlerinize uygun, amaçlı ve bilinçli bir yaşam inşa etmek için uzman bir destek almak bu yolculuktaki en değerli rehberliktir.

    Arzu Aykın

  • Ne Doğru, Ne Yanlış!

    Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.

    Ne doğru, ne yanlış!

    Bu dünyadaki tüm koşulların çözümlerinin eylemlerle düzenleneceğini öğrenerek büyüyoruz. Peki, gerçekte eylemin ne olup ne olmadığını gerçekten düşünüyor muyuz? Dünyanın var oluşundan beri insan —yani ego— sadece varlığını sürdürebilmek için savaşlar veriyor. Gerçekte “savaş” dediğimiz şey tam olarak nedir?

    Tüm araştırmalarımızı, dışarıda gördüğümüz mantık çerçevesinde cevaplar arayacağımız bir alan olarak kurguluyor ya da hayal ediyoruz. Oysa deneyimlerimiz gösteriyor ki tüm gelişim, değişim ve hatta dönüşüm; içsel dünyamızdan bakışımıza, algımıza, düşüncelerimize, inançlarımıza ve hatta arzularımızın yönetimine dayanıyor. Tabii “ömür” dediğimiz zaman bu yaşamda bunu keşfetmeye yeterli gelirse…

    O halde sorabilir miyiz: Doğru nedir? Ya da aksine, dünyanın varoluşundan beri her seviyede çeşitliliğin hüküm sürdüğü bir yerde, gerçek bir hoşgörü ve anlayıştan söz edebilir miyiz? Nesiller arasındaki fikir ayrılıklarında baskıcı, zorbaca tutumlarla —ya da bunların tam tersiyle— karşılaşmamız kaçınılmaz bir sonuçtur. Ta ki bizler gerçekten birbirimizi dinlemeye, birbirimizin sınırlarını görmeye, “benim dışımdakine iyi hal verme” düşüncesi, arzusu ve niyetiyle yaklaşmaya başlayıncaya kadar.

    İnsanlık tarihine bakarsak gelişim çok uzun bir yol. Anlayışların derinleşmesi ve insanların ortak bir niyetle birbirine yaklaşması, sevgiden ve hoşgörüden bahsedebileceğimiz uzun bir süreç gerektiriyor. Aile köklerimizde bunun örneklerine rastlasak da, bu sonuçlara nasıl yaklaştığımızın ve onları nasıl kullandığımızın bilincinde olmadıkça gelişemeyeceğimizi biliyoruz.

    Anneannem ile dedemin 39 yıllık, annem ile babamın 60 yıllık beraberliklerine tanıklık etmek gerçekten muhteşem bir tecrübe. Ortak yaşamın getirdiği her türlü sonucu; inişleri, çıkışları, birbirlerine gösterdikleri sabır ve anlayışla yoğurdukları o birlikteliklerde derin bir sevgiye şahit olmak eşsiz bir deneyim. Yaşamsal farklılıklarına ve görüş ayrılıklarına rağmen derinleşen, gelişen ve sözsüz, içsel bir iletişimle kurdukları o sarsılmaz sevgi bağı…

    Aslında birçoğumuz, kanıksanmış eylemlerin arasında kendi eleştirel ve yargılayıcı bakış açılarımız yüzünden o derin bağı ıskalıyoruz. Kendi hayatlarımızda kuramadığımız bu bağın eksikliğini ve bunun getirdiği kötü sonuçları her gün yeniden yaşıyoruz. Farkındalıktan uzak günlerin şikayet dolu yakınmalarında, başkalarının hayat hikayelerini anlatıp kendi yaşamlarımızın “muhteşemliğiyle” böbürlendiğimiz konuşmalara sıkça tanık oluyoruz. Üstelik bunu inançla da taçlandırıyoruz. Alttaki niyetten habersiz, söyleyen için de dinleyen için de ucu açık yorumlara bırakılan bu konuşmalarda gelişmekten uzak kalıyoruz. Sevgiyi arayan ama nerede arayacağını bilmeyen adımlarımızla, gün gün biriktirdiğimiz yığınların altında boğuluyoruz.

    Hastaneler, sosyal etkinlikler, kamp alanları, kişisel gelişim kursları, hobiler… Otobüste, parkta, deniz kenarında çantamızda ya da elimizde taşıdığımız; sadece gözlerimizin temas ettiği ama ne kalbimizin ne de aklımızın dokunamadığı kitaplarla dolu bir yaşam… İçselleştirilemeyen ve hayatla ilişkilendirilemeyen bu süreçte adım adım mutsuzluğa yürüyoruz. Az ya da çok olmamızın bir önemi yok; hep birlikte birbirimizi etkileyerek en nihayetinde mutlu olmak istediğimiz o noktaya varmaya çalışıyoruz.

    Fakat gerçekten ne istediğimizi bilmiyoruz. Neden istediğimizi ise hiç bilmiyoruz. Birçok arzunun, kıskançlığın ve hırsın arasında; olmak, yapmak ve sahip olmak istediklerimizle her gün bir rekabetin, görünmez bir savaşın içinde sürükleniyoruz. Bu ne kadar yanlış, nereye kadar doğru?

    Değer ve önem verdiklerimize göre biçimlenen, çevreyle şekillenen hayatlarımızda… Ulaşılmaz gibi görünen o büyük hedeflere her hayal edişimizde, süreci nasıl yönettiğimizi ya da yönetme becerimizin ne kadar hayati olduğunu fark edemiyoruz. Dışta gördüğümüz her şey yalnızca bir sonuç. Peki, iç dünyamızda birbirimizi fark etmediğimiz ve hissetmediğimiz; ağzımızdan çıkan düşünce ve arzuların gerçekten kime ait olduğunu bilmediğimiz bir haldeyken, dıştaki bu sonuçlar dünyasında neyi ve nasıl düzeltebiliriz ki? Bu nasıl mümkün olabilir?

    Hayat denilen gerçeklik nedir? Hayat gerçekten bizden ne istiyor? Anlamıyoruz… Anlamak için ne yaptığımızın farkında mıyız?

    Kötü olanı her gördüğümüzde ne yapıyoruz? Onun tam zıddında yeni bir gerçeklik yaratmak için, sevdiklerimizle aramızda o arzulanan bağları kurmak için ne yapıyoruz? Birkaç saatten birkaç haftaya, hatta aylara ve yıllara uzanan işte, evde, ilişkilendiğimiz her bir zorunlu beraberliklerde birbirimize ne kadar yaklaşabiliyoruz? Ya da kurduğumuz bağlarda ortak bir anlayışa, ortak bir düşünceye ne kadar tahammül edebiliyoruz?

    Belki de her birimizin oturup derinlemesine incelemesi, araştırması ve düşünmesi gereken en önemli konu bu: Herkes sevilmek istiyor ama gerçek sevgiden bahsedenimiz kaç kişi? “Ben gerçekten sevmek istiyorum” diyenimiz kaç kişi?

    Bu soruların ışığında durup bakıldığında; yaşamı yalnızca dışsal sonuçların peşinde koşulan bir süreç değil, içsel bir uyanış sahnesi olarak görmek kaçınılmaz hale geliyor. Eğer kendi hayatımıza zihnin dar kalıplarından ve egonun savunma mekanizmalarından sıyrılarak üst bir bilinçle bakma fırsatımız olsaydı; ezberlenmiş doğruları, fantastik arzuları ve başkalarına ait düşünceleri bir kenara bırakmaya ne kadar cesaret edebilirdik? Dışarıdaki savaşı bitirip içsellikte o sarsılmaz sevgi bağını yeniden inşa etmek, kalbimizle ve aklımızla temasa geçmek için kendi kabuklarımızı kırmaya ne kadar gönüllü olurduk? Belki de asıl mesele ne kadar çaba göstereceğimiz yanında, içsel dönüşümün gerektirdiği o dürüst yüzleşmeyi ve özgürleşmeyi göze alma kararlılığının bize rehberlik etmesi değil midir?

    Arzu Aykın

  • Hikayenin Başı Ve Sonu Belli İse…

    ”Hayatın güzelliği üzerinde durun. Yıldızları izleyin ve kendinizi onlarla birlikte koşarken görün.” – Marcus Aurelius

    Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.

    Hikayenin başı ve sonu belliyse; aradaki her an, her şey, hissedilen, keşfedilen ve ifşa edilenler yaşamı eşsiz kılan benzersiz birer parça olamaz mı? Anladığımız ve edineceğimiz nedir ki, özgürlük dediğimiz nerede?

    Peki kalıcı olan nedir? Neden bir zamanlar hissettiğimiz o hazzı, sanki daha az önce yaşamışız gibi bıkmadan, usanmadan yıllarca anlatmayı adeta bir görev biliyoruz? Nesiller boyunca bir miras gibi aktarmak için çabaladığımız şey tam olarak ne?

    Doğduğumuz andan itibaren bu dünya düzenine karşı bilinçsiz bir direniş gösteriyoruz. Belki de bu, nesilden nesile öğretilerek aktarılan, alışılagelmiş ve tanıdık bir tavırdır.

    “Bu güneşin altında yeni bir şey yok” derler. Öyleyse ne var?

    Sanki bu dünya bize ait değilmiş gibi sürdürüyoruz yaşamı. Üzerimizde hissettiğimiz bu görünmez baskı neyin nesi? Ve her birimiz bu ağırlıkla ne yapıyoruz? Gerçekten, yapmaya çabaladığımız şeyleri neden yapıyoruz?

    Yaşamdaki iş, ev ve ilişkiler arasındaki bağları nasıl yeniden ve yeniden tanımlıyoruz? Bakışlarımızda ne değişiyor? Neye daha çok özlem duyuyoruz? Ekonomik olarak hangi yaşam alanlarımızda, neden daha fakirleşmiş hissediyoruz? İçten içe daha da artan kaygı ve endişelerin arkasındaki o derin eksiklik tam olarak nedir?

    Ve…

    Hayat sizden ne istiyor?

    Arzu Aykın