
Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.
Ne doğru, ne yanlış!
Bu dünyadaki tüm koşulların çözümlerinin eylemlerle düzenleneceğini öğrenerek büyüyoruz. Peki, gerçekte eylemin ne olup ne olmadığını gerçekten düşünüyor muyuz? Dünyanın var oluşundan beri insan —yani ego— sadece varlığını sürdürebilmek için savaşlar veriyor. Gerçekte “savaş” dediğimiz şey tam olarak nedir?
Tüm araştırmalarımızı, dışarıda gördüğümüz mantık çerçevesinde cevaplar arayacağımız bir alan olarak kurguluyor ya da hayal ediyoruz. Oysa deneyimlerimiz gösteriyor ki tüm gelişim, değişim ve hatta dönüşüm; içsel dünyamızdan bakışımıza, algımıza, düşüncelerimize, inançlarımıza ve hatta arzularımızın yönetimine dayanıyor. Tabii “ömür” dediğimiz zaman bu yaşamda bunu keşfetmeye yeterli gelirse…
O halde sorabilir miyiz: Doğru nedir? Ya da aksine, dünyanın varoluşundan beri her seviyede çeşitliliğin hüküm sürdüğü bir yerde, gerçek bir hoşgörü ve anlayıştan söz edebilir miyiz? Nesiller arasındaki fikir ayrılıklarında baskıcı, zorbaca tutumlarla —ya da bunların tam tersiyle— karşılaşmamız kaçınılmaz bir sonuçtur. Ta ki bizler gerçekten birbirimizi dinlemeye, birbirimizin sınırlarını görmeye, “benim dışımdakine iyi hal verme” düşüncesi, arzusu ve niyetiyle yaklaşmaya başlayıncaya kadar.
İnsanlık tarihine bakarsak gelişim çok uzun bir yol. Anlayışların derinleşmesi ve insanların ortak bir niyetle birbirine yaklaşması, sevgiden ve hoşgörüden bahsedebileceğimiz uzun bir süreç gerektiriyor. Aile köklerimizde bunun örneklerine rastlasak da, bu sonuçlara nasıl yaklaştığımızın ve onları nasıl kullandığımızın bilincinde olmadıkça gelişemeyeceğimizi biliyoruz.
Anneannem ile dedemin 39 yıllık, annem ile babamın 60 yıllık beraberliklerine tanıklık etmek gerçekten muhteşem bir tecrübe. Ortak yaşamın getirdiği her türlü sonucu; inişleri, çıkışları, birbirlerine gösterdikleri sabır ve anlayışla yoğurdukları o birlikteliklerde derin bir sevgiye şahit olmak eşsiz bir deneyim. Yaşamsal farklılıklarına ve görüş ayrılıklarına rağmen derinleşen, gelişen ve sözsüz, içsel bir iletişimle kurdukları o sarsılmaz sevgi bağı…
Aslında birçoğumuz, kanıksanmış eylemlerin arasında kendi eleştirel ve yargılayıcı bakış açılarımız yüzünden o derin bağı ıskalıyoruz. Kendi hayatlarımızda kuramadığımız bu bağın eksikliğini ve bunun getirdiği kötü sonuçları her gün yeniden yaşıyoruz. Farkındalıktan uzak günlerin şikayet dolu yakınmalarında, başkalarının hayat hikayelerini anlatıp kendi yaşamlarımızın “muhteşemliğiyle” böbürlendiğimiz konuşmalara sıkça tanık oluyoruz. Üstelik bunu inançla da taçlandırıyoruz. Alttaki niyetten habersiz, söyleyen için de dinleyen için de ucu açık yorumlara bırakılan bu konuşmalarda gelişmekten uzak kalıyoruz. Sevgiyi arayan ama nerede arayacağını bilmeyen adımlarımızla, gün gün biriktirdiğimiz yığınların altında boğuluyoruz.
Hastaneler, sosyal etkinlikler, kamp alanları, kişisel gelişim kursları, hobiler… Otobüste, parkta, deniz kenarında çantamızda ya da elimizde taşıdığımız; sadece gözlerimizin temas ettiği ama ne kalbimizin ne de aklımızın dokunamadığı kitaplarla dolu bir yaşam… İçselleştirilemeyen ve hayatla ilişkilendirilemeyen bu süreçte adım adım mutsuzluğa yürüyoruz. Az ya da çok olmamızın bir önemi yok; hep birlikte birbirimizi etkileyerek en nihayetinde mutlu olmak istediğimiz o noktaya varmaya çalışıyoruz.
Fakat gerçekten ne istediğimizi bilmiyoruz. Neden istediğimizi ise hiç bilmiyoruz. Birçok arzunun, kıskançlığın ve hırsın arasında; olmak, yapmak ve sahip olmak istediklerimizle her gün bir rekabetin, görünmez bir savaşın içinde sürükleniyoruz. Bu ne kadar yanlış, nereye kadar doğru?
Değer ve önem verdiklerimize göre biçimlenen, çevreyle şekillenen hayatlarımızda… Ulaşılmaz gibi görünen o büyük hedeflere her hayal edişimizde, süreci nasıl yönettiğimizi ya da yönetme becerimizin ne kadar hayati olduğunu fark edemiyoruz. Dışta gördüğümüz her şey yalnızca bir sonuç. Peki, iç dünyamızda birbirimizi fark etmediğimiz ve hissetmediğimiz; ağzımızdan çıkan düşünce ve arzuların gerçekten kime ait olduğunu bilmediğimiz bir haldeyken, dıştaki bu sonuçlar dünyasında neyi ve nasıl düzeltebiliriz ki? Bu nasıl mümkün olabilir?
Hayat denilen gerçeklik nedir? Hayat gerçekten bizden ne istiyor? Anlamıyoruz… Anlamak için ne yaptığımızın farkında mıyız?
Kötü olanı her gördüğümüzde ne yapıyoruz? Onun tam zıddında yeni bir gerçeklik yaratmak için, sevdiklerimizle aramızda o arzulanan bağları kurmak için ne yapıyoruz? Birkaç saatten birkaç haftaya, hatta aylara ve yıllara uzanan işte, evde, ilişkilendiğimiz her bir zorunlu beraberliklerde birbirimize ne kadar yaklaşabiliyoruz? Ya da kurduğumuz bağlarda ortak bir anlayışa, ortak bir düşünceye ne kadar tahammül edebiliyoruz?
Belki de her birimizin oturup derinlemesine incelemesi, araştırması ve düşünmesi gereken en önemli konu bu: Herkes sevilmek istiyor ama gerçek sevgiden bahsedenimiz kaç kişi? “Ben gerçekten sevmek istiyorum” diyenimiz kaç kişi?
Bu soruların ışığında durup bakıldığında; yaşamı yalnızca dışsal sonuçların peşinde koşulan bir süreç değil, içsel bir uyanış sahnesi olarak görmek kaçınılmaz hale geliyor. Eğer kendi hayatımıza zihnin dar kalıplarından ve egonun savunma mekanizmalarından sıyrılarak üst bir bilinçle bakma fırsatımız olsaydı; ezberlenmiş doğruları, fantastik arzuları ve başkalarına ait düşünceleri bir kenara bırakmaya ne kadar cesaret edebilirdik? Dışarıdaki savaşı bitirip içsellikte o sarsılmaz sevgi bağını yeniden inşa etmek, kalbimizle ve aklımızla temasa geçmek için kendi kabuklarımızı kırmaya ne kadar gönüllü olurduk? Belki de asıl mesele ne kadar çaba göstereceğimiz yanında, içsel dönüşümün gerektirdiği o dürüst yüzleşmeyi ve özgürleşmeyi göze alma kararlılığının bize rehberlik etmesi değil midir?
Arzu Aykın

Nasıl Yardımcı Olabilirim? Paylaşmak İster misiniz?