Yangın Varrr

”Düşünmeyin ya da yargılamayın, sadece dinleyin.” – Sarah Dessen

Green seedling sprouting from charred soil in a burnt forest

Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.

Ormanlar ve içinde varlığını sürdüren her şey yanıyor. Yangın sonrası görüntü ise yangının kendisinden de acı, çok daha ıstırap verici. Kurak, ıssız ve sanki hiç yaşam belirtisi yokmuş gibi… Zamanın merhametine mahkûm edilmiş bir çaresizlik. Aslında yaşadığımız alanları ve aynı zamanda yaşamımızın her bir alanını kendi ellerimizle sabote ediyoruz.

Her birimizin yaşamında izleri olan, hâlâ içsel dünyalarımızda varlığını sürdüren birçok anıdan birkaç alıntıyla devam edecek olursak… Çocukken pikniklerle şenlenen o ormanlar; içinde karşılaştığımız, bazen korksak da varlığını hissettiğimiz canlılar… Belki de doğayla aramızdaki o görünmez ama hissedilen bağları ilk kez orada keşfetmiştik. Büyüklerimizle nehir kenarlarında balık tuttuğumuz, teknelerle açıldığımız o denizler; kıyıdaki ağaçların en küçük ama en güçlü çalgıcıları olan ağustos böceklerinin melodileriyle çınlardı. Doğanın en yalın hâlinde, çadır kampında kuşlarla, börtü böcekle, bazen de bir arabanın içinde uyumak zorunda kaldığımız anlarda; ağaç gölgelerinin o koruyucu, güven veren kollarını hissederdik. Yerli malı haftalarıyla şenlenen okul yıllarımızı hatırlarız yüzümüzdeki o tatlı gülümsemeyle.

Bu bağlılık ve bağımlılık gerçeğinden baktığımda; çocukken saçlarımızın kesilmesiyle hissettiğimiz o çıplaklık ve yalnızlık duygusu, tıpkı bir ormanın çöle dönüşmesi gibidir. Kadın/erkek kimliklerimizin “kurallar” denilerek rızamız dışında elimizden alınması, o yaşta yüklenen ağır anlamlar ve Kadının Adı Yok ve benzeri kitaplarda karşılığını bulan özgürlük arayışları… Yıllar sürecek bir ıstırabın izlerinde başlayan uzun bir arayıştı bu belki de.

Zorlanmadan gelişemiyoruz, bu doğru. Ancak bize öğretilmeyen ve aşmakta zorlandığımız bir gerçek var: Duyguların üzerine kolayca çıkamıyoruz. Şimdilerde fark ediyoruz ki, bu durum kelimelerle anlatılamaz; ancak yaşayarak, eyleme geçerek deneyimlenebilir. Eylemlerle izlenim edindikçe hissedecek, hissettikçe akıl ve ötesi vasıtası ile o duyguların üzerine çıkabileceğiz.

Belki de çoğumuzun dünyası uzun süre bir yangın yeri gibiydi. Başkalarının zarar verebileceği inancıyla —belki de henüz konuşmayı bile öğrenmeden edindiğimiz o duyumlarla— etrafımıza ördüğümüz zırhın içinde, dünyamızı kendi ellerimizle yakmıştık. Eziyet ve suçlama; boyutu kişiden kişiye değişse de insan ilişkilerinde şiddete varan noktalara tırmanabiliyordu. Fiziksel bir eylem olmasa bile, eylemsizliğin içinde öldürme, eziyet etme ve işkence hat safhadaydı.

Durdurulamaz bir öfkenin zamanla sigara içmeye evrildiği o yıllar… Reklamların inanılmaz çekiciliğiyle. İçeriye çekilen her duman, zihinsel ve duygusal yangının fiziksel bedende yaşanmasından başka ne olabilirdi ki? Üstelik bundan zevk alıyor olabilir miydik; acıdan ve ıstıraptan zevk almak gibi… Pek çoğumuzun yaptığı gibi kendi kendimize işkence ediyor olabilir miydik? Dışarıya taşan bu eziyetin sözel ya da davranışsal yansımalarıyla sevdiklerimizde yarattığımız baskının boyutunu hâlâ tahmin edebilir miyiz?

Tüm bunları “normal” kabul ettiğimiz o hallerimiz, aslında toplumda her gün izlediğimiz trajedilerin birer yansıması. İnsan olma yolunda doğaya, evimizdeki ya da sokaktaki hayvanlara verdiğimiz zararın farkında bile olmadan geçtiğimiz yılların ardından, bugün sadece lanet okumanın hiçbir değiştirici gücü yok.

Baskıcı eylemlerin tortusunda duyulan utanç; başkalarının bize uyguladığı ya da bizim başkalarına yaşattığımız istenmeyen davranışları haklı çıkarabilir mi? O anın şartlarında alınan kararların doğruluğu bugün geçerliliğini koruyamaz. Yaşadıklarımıza yüklediğimiz anlamlardan özgürleşmek kolay olmasa gerek! Tecavüzün, rencide edici davranışların ya da baskının yaygınlığı durumun ne kadar vahim olduğunu gösterse de, görmekten kaçındığımız gerçekler her gün yüzümüze vuruyor: Çocuğumuzdan, komşumuzdan, eşimizden, işimizden… Herhangi bir yerde, bir toplu taşıma aracında, pazarda, ailede ya da iki kişinin iletişiminde…

“Beni kıskanıyorlar” ”Beni seviyorlar.” ya da benzeri söylemlerle kurduğumuz o fantezi dünyalarından çıkmanın vakti geldi. Döngüsel yaşamımızda tehdit olarak algıladığımız her bir durum için dışarıyı suçlamayı ve şikâyet etmeyi bırakıp kendimize dönmenin, kendimizle yüzleşmenin ve kendimizi bilmenin tam vakti. Yaşam alanlarımızda ve ilişkilerimizde saygı, sevgi, anlayış ve hoşgörünün de ötesine geçerek; hakiki ve derin bağlar kurabileceğimiz bir olgunluğa erişmeyi gerçekten istiyor muyuz? Kalbimizin ritmine uygun bir rehber kendini bilme arzumuzda zamanı hızlandırmamızda yardımcı olacaktır. Peki bizler, dışarıdaki yangınların arkasına saklanıp kendi varoluş sorumluluğumuzdan kaçmaya devam mı edeceğiz; yoksa bu dünyadaki asıl hayat amacımızın, yanan ruhumuzu küllerinden yeniden doğurarak kendi hakikatimizle buluşmak olduğunu idrak etmeye hazır mıyız?

Arzu Aykın

Nasıl Yardımcı Olabilirim? Paylaşmak İster misiniz?

Ay-kır-ı ... sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin