Hayata Dair…

  • Sınırda Bir Yaşam Deneyimi Nasıl Olur ki?

    ” Gelir geçer an’larda biriktirdiklerimizi dikkatle incelemek gerçeğe getirir.”

    Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.

    Sınırda Bir Yaşam Deneyimi

    Yaşam, adına dünya denilen muhteşem bir deneyim yeridir. Sırları ilk bakışta bizden gizlidir. Bu gizem başlangıçta hoşumuza gitmese de, zamanla edindiğimiz birikimlerle her şeyin aslında en yüksek hayrımıza, bizim iyiliğimize olduğunu anlayacağımız bir olgunluğa erişiriz.

    Nasıl mı? Daha küçücük bir çocukken anne, baba, büyükanne, dede, amca, öğretmen ya da bir rehber kulağımıza fısıldar bu sırları. O an duyamasak da, bir gün mutlaka o sesleri işiteceğimiz olgunluğa erişeceğimizi biliriz.

    Peki, “sınırda bir yaşam deneyimi” ne demektir?

    Bizler zıtlıklardan öğreniriz. Zıtlıkların dünyasında roller ve kavramlar üzerimize öyle bir dikilmiştir ki, onları kendimizden ayırt edemeyiz. Fiziksel, duygusal ve zihinsel alanlarda sınır kavramı her birimiz için farklıdır; algıladığımız dünyanın eşsiz niteliklerimiz ile bize fısıldadığı o bağ ise tamamen bize özeldir.

    Gerçeği ayırt edinceye kadar, zamanın salınımı içindeki döngülerde kaybolur, o ana dek aslında hep “sınırda” yaşadığımızı fark edemeyiz. “Seviyorum/sevmiyorum” ya da “hoşlandım/hoşlanmadım” ikiliğinin sert itiş kakışlarıyla, kendimize kapalı devre bir dünya inşa ettiğimizin farkındalığından uzağızdır. Ta ki o kırılma anına kadar…

    Yaşam, bizi en zayıf halkamızdan yakalar ve olaylar dizini işlemeye başlar. Şikayetler, dirençler, yargılar; içsel ve dışsal sesler, görüntüler sahneye çıkar. Istırabın tanımı genişler. Kendimizi fiziksel hastalıklarla ya da çevreye verdiğimiz sert etki-tepki çarpışmaları ile buluruz. Çoğu zaman çaresizizdir. Elimizden tutacak bir dost, yaslanacak bir omuz ararken kibrimizin oyunlarına yenik düşeriz. Kendimizi daha da yalnızlaştırır, dosta sitem ederken aslında o derinleşen ıstıraba kendi ellerimiz ile mahkum oluruz. Sahne, harika bir gerilim filmi karesi gibidir artık.

    İşte tam bu noktada, o büyük paradoks çıkar karşımıza:

    Doğamız mutlu olmak istiyor, bunu biliyoruz. Ve mutlu olmak istiyorsak sınırda bir yaşam deneyimi nasıl olurdu?

    Şimdi düşünmek için bir yer vardır. Karar anı olan bu düşünme yerini nasıl kullanırız?

    Ne hissederiz?

    Ne yaparız?

    Ne yapmayız?

    Ancak bu eşikte durabilmek ve o anı yönetebilmek için çalışılmış bir zihne sahip olmak gerekir. Zira zihin eğitilmediğinde, eski ezberlerine ve savunma mekanizmalarına kaçmak ister. Belki de o kırılma anında sorulması gereken asıl soru, fırtınanın ortasındaki o net ve yalın ihtiyacımızı nasıl bulacağımızdır.

    O net ihtiyacı bulmak için öncelikle elimizdeki kaynakları, cebimizdeki farkındalıkları ve özümüzdeki gücü nasıl fark edebiliriz?

    Ve… Bu yoğun sis bulutunun içinden geçerken, kibirden uzak bir teslimiyet ile, kimden ve nasıl destek alabiliriz?

    İşte bu soruların yanıtı, sınırda kaybolmayı değil, sınırları genişleterek yeniden doğmayı başlatır. Kibrin sesini kısıp, doğru bir rehberliğe kalbimizi açtığımızda, o gerilim filmi sahnesi yerini bir uyanış belgeseline bırakır. Çünkü gerçek mutluluk, fırtınanın dışına kaçmakta değil; çalışılmış bir zihinle o fırtınanın tam ortasında durup, doğru destekle hangi “Ben”i seçeceğimize karar verdiğimiz o eşsiz anda gizlidir.

    Arzu Aykın

  • Gürültünün Ötesine Doğru…

    Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.

    Sorular ile yaşam alanlarımızı güçlendirici zihin açıcı bir hikaye:

    ”Zamanı doldurmak, zihindeki o amansız gürültüden kaçmanın en kolay yoluydu. Önüme yığılan plansız arzular, sonu gelmez öneriler ve “Bunu da yapmalısın.” diyen iç sesler etrafımı bir sis bulutu gibi sarmıştı. Vaktim vardı; o sisten sıyrılıp kaçabilirdim. Ama kaçmadım. Kaçamadım. Mutfağın ortasında durmuş, iki elimi birden sızlatan o derin ağrıyla birlikte cesaretsizliğimle yüzleşiyordum. Bu ne ilk kaçamayışımdı ne de son kararsızlığımdı.

    Bunca yıldır kendime bir tatili çok görmüş, bir yerlere gitmekten hep imtina etmiştim. Hayatımda kurduğum o az sayıda arkadaşlığın da kalıcı olmadığını içten içe hep biliyordum. Bir zamanlar risk almaktan korkmayan, sınırları zorlayan o gözü kara insan, hayatına bir çocuk girdikten sonra yavaşça kabuğuna çekilmişti. Hayatta kalmak, korumak ve muhafaza etmek her şeyin önüne geçmişti. Ben de eski, sınırsız cesaretimi gömmüş, kendimi işe adamıştım. Çok çalışıyordum; çünkü çok çalışmak, sorunları görmezden gelmenin en asil bahanesiydi. Geceleri uykusuz, bedenimi hiç dinlemeden geçen üç yılın sonunda aldığım bipolar tanısı, aslında bir yenilgi değil, bedenimin ve ruhumun yorgun düşmüş ortak çığlığı ve ötesine geçme fırsatıydı.

    Gürültü Neredeydi?

    O kargaşanın ortasında dururken zihnime amansız sorular üşüştü: Gürültü tam olarak nerede? Dışarıda, sokaklarda, kalabalıklarda mı, yoksa tam şurada, göğüs kafesimin içinde mi? Genel seslerin içinden birini ayırt edişimizi neye göre yaparız? Neden bazı sesler bizi teğet geçer de, bazı fısıltılar içimizde bir deprem yaratır?

    Biliyorum ki gürültü dediğimiz sesler bazen gürültü gibi gelmez insana. Sahilde dalgaların uğultusu, pazar yerinin bağırışları ya da sevdiğin birinin nefesi gürültü değildir de, odanın köşesinde duran bir saatin tıkırtısı delirmenin eşiğine getirebilir bizi. Zaman ve yere göre seslere verdiğimiz tepki de değişir. Gecenin karanlığında, yatağın içinde yankılanan o derin sessizlik en gürültülü andır bazen. Peki, referans aldığımız nedir? Bir sesi kaosa ya da melodiye dönüştüren o gizli ölçü birimi nedir? Cevabı biliyordum: Referansımız, o anki içsel dengemiz ya da dengesizliğimizdir. Ruhun o andaki direnci, yaraları ve kabulleridir. Ve en büyük gürültü, dışarıdaki hiçbir meydanda değil, insanın kendi özüyle çeliştiği o daracık iç odasındadır.

    Aynadaki Tanıklıklar: İki Farklı Bakış Açısı

    Dün Ünzile anne geldi. Masanın üzerine serdiğimiz eski fotoğraflara baktık. O koca üç yılı, tüm o iniş çıkışları kendi bakış açılarımızdan tekrar geçirdik. Beni kendi terazisinde ölçerken takındığı o sorgulayan, o derinlerde acıma barındıran bakışları hissettim. Ama garip bir şekilde, bu kez etkilenmedim. Fotoğraflardaki geçmişim beni rahatsız etmedi. Sadece o anlarda neyi göremediğimi, neyi anlamadığımı çözmeye çalışan bir merak vardı içimde. Birlikte yemek yedik, sakinleşen bir sessizlikte kahve içtik.

    Sonra o tuhaf an yaşandı. Kendi evine asla ayakkabıyla girmeyen titiz kadın, benim kapımdan içeriye ayakkabılarıyla girdi. Sanki o ayakkabılar dışarıda bırakılamayacak kadar kıymetli, kapının ardında unutulamayacak kadar vazgeçilmezdi. Onları incitmekten korkar gibi içeri taşımıştı. Sessizce eğildim, ayakkabıları alıp ait oldukları yere, ayakkabılığa yerleştirdim. O salona geçerken arkasından bir bezle yerleri sildim. Onun gözü hemen fiziksel görünüşümde, evdeki düzenimde gezindi; ilk ilgilendiği şey çoğunlukla buydu. Mutfağa geçip patlamış mısır yaptım. Sıcak kaseyi önüne koyduğumda gözleri buğulandı. “En son dört buçuk sene önce, beyim öldükten sonra yemiştim.” dedi, “Evde tek başıma hiç yapmadım.”

    O mısır tanelerine bakarken içimde bir yer sızladı. O, eşinin ölümünden sonra kendini mısırdan mahrum bırakmıştı. Peki ya ben? Ben kendimi nelerden mahrum bırakıyordum? Hâlâ da devam ediyordum bu gizli cezalandırmaya. Şimdilerde, bunca zaman kapının dışına fırlatıp attığım tüm o ertelenmiş arzular, bastırılmış istekler birikmiş, kapıyı kırarcasına içeri girmek istiyorlardı. Hepsi birden bağırıyordu. Kulaklarımda o boğuk, ayırt edilemeyen devasa gürültü… Kalbim sıkışıyor, nefes alamıyorum. Odada kaçacak hiçbir yer yok.

    Ali’nin ölümünden beri peşimi bırakmayan o yalnızlık ve cansızlık hissi canlandı yeniden. Yıllarca kendime “Ben hep başkalarını düşünüyorum, onlar için yaşıyorum.” hikayeleri anlatmıştım. Kendimi bu fedakarlık maskesinin arkasına saklamıştım. Ama gerçek hiç de öyle değildi. Başkalarının varlığı üzerinden kendi varlığımı meşrulaştırmaya çalıştığım gerçeğiyle yüzleşmenin tam zamanıydı şimdi. İçimdeki özün gürlemesine, kendi sesini bulmasına izin vermeliydim.

    Babamın zamanında bize, kardeşlerime ve bana koyduğu o katı kısıtlamaları fark ettim. Babam gitmişti, ama ben onun gardiyanlığını kendi kendime yapmaya devam ediyordum. “Önce onlar.” dedikçe içimde büyüyen o sessiz öfke, beni daha mutsuz, daha katı ve sert bir insan yapmıştı. En kötüsü de, babamdan devraldığım bu sert rolü kardeşlerime de aynen uyguluyordum. Bu eski, yıpranmış rollerle vedalaşma vakti gelmişti. Onları artık taşımayacaktım.

    Ne istemediğimi biliyordum artık. Zihnim hararetle araştırmaya devam ederken, ruhum o çözemediğim niyetlerin, karmaşık duyguların arasından sıyrılıp asıl yapması gereken yatırıma odaklandı: Kendini yeniden inşa etmeye. Bu kez aceleyle yapılmış, sığ sığınaklar değil; iyi hesaplanmış, uygulanabilir bir yaşam planı kuracaktım.

    Ertesi sabah, aynaya bakıp yüzümdeki tüm o yapay süsleri, maskeleri tek tek çıkardım. Kendimi en yalın, en saf halimle görmeye ihtiyacım vardı. Sızlayan ellerim için her iki tarafa da destek olacak atelleri aldım. Ve daha sıraya eklediğim her bir eylemi gerçekleştirmeye başladım.

    Yeni kalabalıkların, gürültülü kursların içine atlamayacaktım bu kez. Masamın üzerine temiz, çizgili bir defter koydum: Aksiyon planı… Madde 1… Madde 9. Ve sınırlarımı gerçekten genişletmek için o pasaportu çıkaracaktım. Belki Ünzile anneyle yan yana, belki de bilmediğim tur kafileleriyle ya da değil, ama mutlaka yeni yollara düşecektim.

    o titiz kadının ayakkabılarını evimde temizlediğim gibi, ruhumun zeminini de temizlemiştim artık. İçimdeki o boğuk gürültü yavaşça yatışıyor, yerini tek ve güçlü bir sese bırakıyordu. Kendi özümün gürlemesine ilk kez korkmadan izin veriyordum. En büyük gürültü susmuştu; çünkü içimdeki yabancı sesleri ayırt etmeyi öğrenmeye başlamış, referansımı başkalarından alıp kendi merkezime koymuştum.”

    Peki ya sen; bunca gürültünün arasında, en son ne zaman kendi sesini duymak için kendine bir alan açtın?

    Arzu Aykın

  • Yeni Bir Başlangıç Zor Gelir mi?

    Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.

    Uzun yaz gecelerine doğru günler tek tek akıyor. Hava daha da ısınıyor. Güneş bronzlaşmayı özleyen bedenleri yakmaya başladı bile. Farklı seviyelerde eksiklikleri hissettiğimiz bu dünyanın yaşam denilen döngülerinde hayaller, gerçekler tam tersi ile birlikte zihinleri meşgul ediyor. Yorgun, kırgın, umutsuz, güvensiz ve dahası ile, birlikte belki de umarsız bir sürecin parçasıyız. Anlamıyoruz belki de hiç anlayamayacağız. Önemli değil. Önemli olan bu dünyada gerekli, temel ihtiyaçları karşılayabilmek için ne yaptığımızdır. Hangi amaçla, ne yapıyoruz? Temel ihtiyaçlar en önemli konu olmasına karşın bunun önemini anlayamıyoruz. Neden? İçerisinde olduğumuz çevrenin etkisinde düşünmüyor olabilir miyiz? Kavramları gerçek anlamları ile değil de anladığımız biçimde yorumluyor oluşumuz olabilir mi? Varsayımlar ve şikayetler ile dolu bir yaşam içerisinde olduğumuz için olabilir mi?

    Bir suçlu arıyor oluşumuzdan olabilir mi?

    Her bir durum olay, deneyim yaratır. İzlenim edinilir, eksiklik daha spesifik hale gelir.

    Alışkanlıklar içerisinde farklı herhangi bir duruma uyumsuz oluşumuz görünür olduğunda direnç gösterdiğimizi hatta kaçtığımızı fark edebilseydik ve kabul edebilseydik ”Yaşam” denilen alanlarımızı nasıl yönetirdik?

    Gerçek temel ihtiyaçlarımız her birimiz için farklıdır. Eksikliği tam olarak, açıkça, net görebilmeyi nasıl başarabiliriz? Bu, bize ne fayda sağlardı?

    Bunu başarmanın yolu, şikayet etmeyi ve direnmeyi bıraktığımız o şefkatli kabul anında gizlidir. Kendimize dışarıdan bir gözlemci gibi bakabildiğimizde, eksiklik hissinin aslında bizi tamamlanmaya çağıran bir pusula olduğunu anlarız. Gerçeği net görmek; zihnin yarattığı illüzyonların ötesine geçerek, ruhun ve bedenin neye acıktığını bilmektir.

    Bu netlik bize, hayatın karmaşası içinde sarsılmaz bir içsel pusula ve derin bir özgürlük kazandırır. Dünya kendi döngüsünde dönmeye, günler sıcak yaz gecelerine doğru akmaya devam edecek. Biz ise varsayımların gölgesinden çıkıp, kendi temel ihtiyaçlarımızın mimarı olduğumuzda, yaşamı sadece bir deneyim alanı olarak değil, kendimizi gerçekleştirdiğimiz bir sanat eseri olarak yönetmeye başlayacağız. Hazır mıyız o ilk adımı atmaya ve kendimize doğru yeni bir başlangıç yapmaya?

    Arzu Aykın

  • İzler

    ”Hangi yaşta, nerede olduğumuzun ötesinde ortak perspektiften, yaşanılan her durumun bizlerde bıraktığı hislerden, yargısız bir alandan iletişim kurabiliriz.”

    Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.

    Hep bir kalabalıklar içindeyizdir. Ama bir türlü bilemediğimiz, anlayamadığımız nasıl iletişim kuracağımızdır. İletişim iki tarafı olan ve karşılıklı bir şey olmasına rağmen, genellikle memnun olduğumuz, haz aldığımız anlar sayılıdır.

    Beğenilme, sevilme arayışındaki tüm iletişim biçimlerinde anlayamadığımız nedir ki beklentileri nasıl tanımlar, nasıl ifade ederiz?

    Ve… Sonucunda ne hissederiz?

    ”Yaşam” denilen birçok izlerden oluşur. Farkında olduğumuz ya da olamadığımız… Duygusal, zihinsel ve hatta ruhsal alanlarımızda biriken ya da ayrışan…

    Kumu, kumda oynamayı, kuma şekil vermeyi, kuma dokunuşun verdiği hissi çoğunlukla severiz. Yaşam her seviyede canlı ve sürekli değişir. Kum ve kum gibi…

    Kendi bakışınızda değişimi nasıl tanımlarsınız? Genellikle tanımlarımız belli sınırları olan duyularımız vasıtası ile belli sınırlar içindedir. Bunu biliriz. Bilmediğimiz bu sınırlara da eklenen, eklediğimiz tüm izlerin sonuçlarının toplamı olduğumuzdur. İzler yaşamımızda bizleri her iki yönlü etkiler. Genellikle izlere yaklaşımımız tek taraflıdır ki bu da parmak izi kadar belirgin anlamlarıyla biriktirilen hislerin sınırlarında, çoğu hayaller tamamlanamamış, fanteziye dönüşürken farkında bile olmadan ömürler biter. Her türlü ilişkilerde, kurulan bağlarda gizlenen duygularla anlatılmak istenen, ezberlenen bir film karesi gibi hikayelere dönüşür. Bazen sıkıcı, bazen umut kırıcı, bazen hayranlıkla anlatılan ve dinlenen hikayeler vasıtası ile her birimiz karşılıklı bağ kurmaya çalışırız. Bazen defalarca dinlemeye zorlasak da zorlansak da çoğu zaman düşünmeyiz… Kesilen, konu değiştiren sorular ya da konu dışı cümleler ile boğazda sıralanan cümlelerin ağızda ölüme terk edilişine sessizce tanıklık ederiz.

    İlişkilerde neye ihtiyacımız olduğunun farkındalığından uzak, söyle ya da anlat gitsin yaklaşımı mıdır yoksa başka bir şey mi? Yoksa geçenlerde dile gelip duyduğum gibi ”Zaman dolduruyoruz.” halleri ile tüketiyor muyuz? Ne istiyoruz ve ne istemiyoruz? İzleri nasıl kullanıyoruz? Neredeyiz? Hayatın akışında nereye doğru, yönümüzü nasıl netleştireceğiz? Aynı bakış açısından değişime direnç gösterirken aramızda birbirimizin alanlarına saygı gösterip birbirimizi hissedemeyeceğimiz ve hissetmek istemediğimiz gerçeğini ne zaman, nasıl anlayacağız? Istırap*keyiften değil de daha üst bir seviyeden iletişimi nasıl mümkün hale getirebiliriz?

    Gerçekten ilişkilerimizde neye sahip istiyoruz?

    Bizler aslında, karşı tarafın zihninde kusursuz ve statik bir resim olarak kalmak istemiyoruz. Hayatın o canlı, kum gibi sürekli şekil değiştiren akışı içinde; maskelerimizden sıyrılmış, beklentilerin ve onaylanma arayışının yükünden arınmış bir görülme, duyulma ve fark edilme belki de hissediş alanına sahip olmak istiyoruz. Ne bir eksik ne bir fazla… Sadece parmak izlerimiz kadar benzersiz olan varlığımızın, bir başka varlık tarafından yargılanmadan, olduğu gibi kabul edilmesini arzuluyoruz.

    Yönümüzü netleştirecek olan şey, dışarıdaki kalabalıkların bizi nasıl tanımladığı değil; kendi içsel alanımızda biriktirdiğimiz o izlerin ne kadar farkında olduğumuzdur. Üst seviyeden bir iletişim; iki kişinin birbirinin zamanını ve alanını tüketmesi değil, iki insanın kendi dünyalarından taşıp bir diğerinin varlığına nezaketle dokunabilme sanatıdır. İşte o zaman, boğazımızda sıralanan cümleler ölüme terk edilmez; aksine, yaşamın tam merkezinde, zamansız ve derin birer anlama dönüşebilir.

    Arzu Aykın

  • Kurban

    Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.

    Birçok kavramların, değerlerin iç içe ve birden fazla anlamıyla yaşamlarımızda ve tüm yaşamı biçimlendirir. Hal böyleyken yaşam döngülerimizde bize bizimle ilgili gerçekleri hatırlatan bayramlar ne hoş ne güzeldir. Bağlı ve bağımlı olduğumuzu bizlerde bıraktığı tatlarla tekrar ve tekrar hatırlatır. Her birimiz sevdiklerimiz ile olmak için çaba sarf ederiz. Ellerimiz dolu, Gönülleri hoş etmek isteriz. Yapabilen, yapamayan her birimiz yaşamlarımızın bir döneminde sahip olduklarımıza tutunur, sarılırız.

    Bayramlar ne hoş, ne güzeldir. Önemli olanın birlikte olunan o anın içinde, samimi olmaktır. Elinden gelenin en iyisi ile çaba sarf etmektir.

    Sevdiklerinizle, birlikte iyi bayramlar dilerim.

    Arzu Aykın

  • Yaşamda Kaliteyi Aramak

    ”Zeka ve duyguları eyleme geçirip durdurarak, ruhun iç dengesini yaratan ihtiyaçlardır.”

    – A. Guilld

    Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.

    Bir Uyanış Çağrısı

    Dünya, pandemi günlerinden bu yana baş döndürücü bir hızla değişiyor. Ancak “Neler oluyor?” sorusundan önce sormamız gereken asıl soru şu:

    “Olanlar beni nasıl etkiliyor?”

    Hayat hepimizi bir noktaya zorluyor.

    Yaşamı kaybetme korkusuyla örülü, panik ve endişe dolu o çoklu günleri gerçekten geride bırakabildik mi?

    Zıtlıklarla öğrenen doğamızın en güçlü aracı olan “aklı” ve ”kalbi” ne kadar doğru kullanabiliyoruz?

    “Doğru” kavramını genel geçer yargılardan mı, yoksa kendi otantik anlamından ve kendi hayat amacımızdan mı araştırıyoruz?

    Belki doğadan ayrık değil, onun bir parçası olduğumuzu hatırlasak yaşam nasıl olurdu?

    Mekanikleşen Hayatlar ve Kopan Bağlar

    Uzun zamandır ekonomik sistemlerin, rekabeti ve geliri merkeze alan baskısıyla mekanikleşen bir hayatın içindeyiz. Bu süreçte insan ilişkilerinin nasıl zayıfladığına, bağların nasıl koptuğuna sessizce tanıklık ediyoruz. Bugün birbirimizi duymuyor, dinlemiyor ve hissetmiyoruz. Bu körleşmenin sonuçlarını ise artan mutsuzluk, derinleşen yalnızlık ve memnuniyetsizlik ve benzeri olarak hep birlikte yaşıyoruz.

    Güven!En Temel İhtiyacımız olan.

    Yapılan araştırmalar, modern insanın en büyük eksikliğinin “güven” olduğunu gösteriyor. Güvenin sarsıldığı bir dünyada fiziksel, duygusal, zihinsel ve ruhsal dengemizi bulmak, yaşamda kaliteyi aramak artık bir zorunluluk haline geldi ve dikkatler güven üzerinde buluşmaya başladı.

    Kendi yaşam alanlarımızdan başlayarak ailemiz, ülkemiz ve dünyamız için hep birlikte düşünmeyi ve çaba sarf etmeyi istiyor muyuz?

    Harekete Geçmek İçin Memnuniyetsizliği Yakıt Yapın

    Eğer yaşamınızda bir memnuniyetsizlik hissediyorsanız, bunu sizi durduran bir yük olarak değil; harekete geçmenizi sağlayacak bir yakıt olarak kullanın.

    • Bugün küçük bir adım atın.
    • Eksikliğinizi tespit etmek için başınızı, bakışınızı kaldırın.
    • Perspektifinizi; özlem duyduğunuz hislerle, düşüncelerinizle ve arzularınızla tekrar bağ kurmak üzere yeniden hazırlayın.

    Hayat sizden ne istiyor? Gelin, bu sorunun cevabını birlikte arayalım, birlikte düşünelim.

    Arzu Aykın

  • Hayallerinin İzinde ya da Gölgesinde…

    ”Korkudan kaçamayız. Onu sadece, tüm heyecan dolu serüvenlerimizde bize eşlik edecek bir arkadaş haline dönüştürebiliriz… Her gün bir risk alın. Başardığınız anda kendinizi çok iyi hissedeceğiniz küçük veya cesur bir adım atın.” – Susan Jeffers

    Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.

    Yıllar boyunca ertelenen, kısıtlanan, zamanı değil diye bekletilen arzular ne de çoktur. Bazen iç çekiş pişmanlık arasında özlemle yükselen bahaneler arasında, bazen anlayışsızlıkla öfke ve korkular arkasında gölgede kalan arzular…

    Görülmeyi bekleyen, sevdiklerinizce onayı arayan ama hiç bir zaman ulaşılamayan şeyler olarak yaşam yıllarında öylece askıda, poşetteki şeyler gibi. Sadece eksikliği olanın gördüğü ve alıp, kullandığı…

    Her bir eşsiz yaşamlara sahip bizlerin tamamlanmayı bekleyen arzuları, hayalleri varsa çocuklar ya da yeğenlerde gerçekleşmesine bazen bazı keskin duygularla seyirci kalınan ya da umut kırıcı, bazen de cesaret verici aksiyon eylemleri ile desteklenen ve daha nicesi birçok eylem eylemsizlik hayatın içinde rolleri, görevleri belirler.

    Olaylar ya da durumların değil, her birine hangi niyetle yaklaştığımız, kullandığımız önemlidir.

    Diğer bir deyişle eylemlerimizi bilinçli farkındalıkla yapabilme becerisidir. Birçok araçlar materyaller hayatımızın içindedir. Biliriz. Kavramları duyunca ”Ha, o mu? Evet, Evet.” cümlelerine sıkıştırdığımız anlayış eksiklikleri her bir yaşamın kendi başınalığında daha da çıkılamaz boyutlarında derinleşen mutsuzluk her gün her evin kapısını daha da sesli çalıyor. Genel kavram olarak ”Mutsuzluk” diyorum, varın siz onu daha da ayrıştırın, spesifik hale getirin.

    Hayat, tüm zıtlıkların birliğindedir.

    Değişimin kaçınılmazlığında değişime direnen, bir türlü bırakamadığımız hangi eylemlere, düşüncelere sahibiz?

    Bizi oraya getiren hangi korkular ve hala içeride tutulan duygular içerisindeyiz ki kendimiz ve çevremizi hissetmiyoruz?

    Bir gerçek var ki ıstırap içerisinde olduğumuzun farkında bile değiliz. Hazzın peşinde koyun sürüleri gibi nereye çekilirsek hazzın peşinde oradayız. Ta ki gece eve dönüp, yastığa başı koyup, sabaha kadar uyumak için göstereceği çabaya kadar ya da sabah güne başlayacağı evden çıkacağı zamana kadar her birimiz adına ne diyorsak genel adı ıstırap içerisindeyizdir. Genel tavrımız da sürekli şikayet halindeyizdir. Artan dikkat dağınıklığı, depresyon, dinmeyen acı hisleri içinde yeni bağımlılıklara kapı açtığımız, daha da derinleşen uzaklaşan hayallerin gerçekleşemeyeceği hissi içerisinde… Artan derin yalnızlıklar…

    Bize verilen nefesin, yaşamın sorumlusu kimdir?

    Birçok yeni kavram, anlam yaşamın içine dahil olurken hala değişime uyum sağlayamadığımız bir gerçek olarak hepimizi etkiliyor. Pozitif bilimler, doğa bize her şeyi gösterdiği halde ne oluyor da anlık hazlar peşinde koşar olduğumuzun farkındalığından daha da uzaklaşıyoruz? Bir an, birlikte düşünsek;

    Her birimizin yaşamındaki en büyük eksiklik nedir?

    Ailede, mahallede, işte, ilçede, şehirde sürekli birbiri içinde, birbirini etkilerken gün be gün biriktirdiklerimiz nedir ki hayallerimiz öylece hala askıda. Şans ve benzeri oyunların tuzağına çekilen…

    Ne istiyoruz? Kim farkında?

    Ne yapıyoruz? Ne yapmıyoruz?

    Hayat sizden ne istiyor?

    Arzu Aykın

  • İşinizde Başarıyı Nasıl Tanımlarsınız?

    ”Kendinize güvenin. Gözlemleriniz genelde, inanmak istediğinizden çok daha hassastır.”

    – Claudia Black

    Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.

    İşiniz sadece bir “Gün” mü, yoksa bir “Gaye” mi?

    Pek çoğumuz için “İşler nasıl gidiyor?” sorusunun cevabı ilham dolu cümleler barındırmaz. Günler, birbirini tekrar eden etiketlenen Pazartesi sendromu gibi isimlerle ve işi yapma nedenleri arasında “kişisel tatmin” genellikle en son sıralarda yer alır. “Ya sevdiğin işi yap ya da yaptığın işi sev” düsturu, yerini kısa süreli deneyimlere ve aidiyetsiz geçen yıllara bırakmıştır.

    Buradaki asıl mesele, işimizi tanımlarken referans aldığımız noktadır. Sizi size uygun işlere götüren pusula neresidir?

    Kararlarınız değerlerinizle mi örtüşüyor, yoksa sadece dışsal beklentilerle mi şekilleniyor?

    Belki de gelişimimizin zirvesindeyken nasıl oldu da bu kadar kötü bir duruma düştük ki, hepimiz ne yapacağımızı bilemiyor ve aynı zamanda hayatlarımızla ne yapacağımızı bilemiyoruz?”

    Sizi, iş hayatını bir mecburiyetten bir “kaynak kullanım alanına” dönüştüreceğimiz o derin buluşmaya davet ediyorum:

    İçinizdeki tüm kaynakları işinizde nasıl kullanırsınız?

    Doğada etki eden olumlu güç, hayatı doğuran güçtür. Sevgi dolu bir anne gibi doğa, tüm zıtlıkları birbirine bağlayarak bize hayat verir ve bizi geliştirir. 

    Gerçek başarı, dışarıdan görünen parıltılı kazanımların çok ötesinde, içsel bir niyet dönüşümüyle başlar. Sadece kendi çıkarımıza veya ödüllere odaklandığımızda ulaştığımızı sandığımız “zirve”, aslında gerçek potansiyelimizin önündeki en büyük engel olabilir.

    Bu Buluşmada Neleri Keşfedeceğiz?

    • “Yara”nın Gücü: İçimizdeki bencil tarafları ve eksiklikleri fark etmenin, aslında en büyük gelişim kapısı olduğunu nasıl kabul ederiz?
    • Kalabalıkların Bakışından Özgürleşmek: Toplumun “zayıflık” olarak gördüğü içsel farkındalığı, yüksek bir vizyona hizmet eden bir güce nasıl dönüştürürüz?
    • Hizmet Odaklı Başarı: Bir üst bilinçle “katkı sağlama” odağına geçerek, iş hayatında nasıl “doğru ve doğrudan” bir yol inşa ederiz?
    • Zorlukları Rehber Edinmek: Karşılaştığımız güçlüklerin, bizi daha yüksek bir bilince davet eden birer anahtar olduğunu nasıl kavrarız?

    “Başarı, kalabalıkların onayında değil; niyetin saflığında ve ideale duyulan sadakatte yatar.”

    İş hayatınızı sadece bir geçim kaynağı değil, bir niyet dönüşümü ve hizmet alanı olarak yeniden kurgulamak istiyorsanız, bu yolculukta sizinle buluşmayı arzuluyoruz.

    Gelin, içinizdeki o derin sızıyı, daha büyük bir hakikate açılan kapının anahtarına dönüştürelim.

    Arzu Aykın

  • Yeni Gün, Yeni Başlangıç! Peki, Siz Hangi ”Dün” ile Uyandınız?

    ”Korkudan kaçamayız. Onu sadece, tüm heyecan dolu serüvenlerimizde bize eşlik edecek bir arkadaş haline dönüştürebiliriz… Her gün bir risk alın. Başardığınız anda kendinizi çok iyi hissedeceğiniz küçük veya cesur bir adım atın.” – Susan Jeffers

    Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.

    En iyi zaman, şimdidir.

    Her gün yeni bir başlangıçtır; ancak çoğumuz bu gerçeğin farkında bile değiliz. Oysa yeni bir günün niteliği, bir önceki günün gecesine nasıl veda ettiğimizle doğrudan ilişkilidir. Çoğu zaman iyi niyetlerle başlanmamış sabahların yorgunluğunu taşır, hatta günü kurtarmak için “totemlere” sığınırız.

    İş yerine gelen ilk müşterinin tüm günün kaderini belirlediğine inanarak günü kapatan kaç kişiyiz?

    İşi işte, evi evde bırakabilme becerisine gerçekten sahip miyiz?

    Tahammül sınırlarını zorlayan o değişken duygu halleri arasında; kırılan kalpler, tamiri imkansız hale gelen ilişkiler ve “Ben böyle anlamıştım.” varsayımlarıyla büyüyen anlaşmazlıklar yaşamlarımızın orta yerine düşer.

    Peki, bu kördüğüm nerede çözülüyor?

    Çözümsüz kalan her mesele işten eve taşındığında, o akşam ve ertesi sabah nasıl bir kaosa zemin hazırlıyor?

    Düşünülmemiş sonuçların sorumluluğunu almayı ne zaman öğreneceğiz?

    İlk tanışmalarda kendimizi anlatırken kurduğumuz cümlelerin derinliğini kimler gerçekten duyabiliyor?

    Olumlu ya da olumsuz hislerin bize sunduğu öğretileri görmezden gelmek, yılları boşa harcamaktan ve duygusal bir israftan başka nedir ki? Oysa her gün yeni bir fırsattır. Bu fırsatları görebilmek için önce kendi eksikliğimizi bilmek ve heyecanı dışarıda değil, düşüncelerimizin tam kalbinde aramak gerekir.

    Gelin, Bu Döngüyü Birlikte Dönüştürelim

    Sizi, bu duygusal israfı durdurmaya davet ediyorum. “İletişim Mimarlığı” ve “Zihinsel Dönüşüm” metodolojilerimle, iş ve özel yaşam arasındaki o görünmez engelleri birlikte kaldırabiliriz.

    Yaşam çemberindeki her bir alanı temel amacınızla ilişkilendirerek; zihinsel dönüşümle iş-yaşam dengesini kurmaya ve engellere bakışınızı tamamen değiştirmeye hazır mısınız?

    Kendi yaşamınızın sorumluluğunu almaya ve gerçek potansiyelinizi yönetmeye hazırsanız, bu dönüşüm yolculuğuna bugün başlayalım.

    Arzu Aykın

  • Kararın Nefesi: Zıtlıkların Birliğinde Uyanmak

    ”Kendimizi sefilde kılabiliriz, güçlü de. Ve her ikisi için de harcanan çaba eşittir.”

    – Carlos Castaneda

    Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.

    Anlaşmazlıklardan karara gelmek ne kadar zor olabilir ki?

    Hayatımızdaki en büyük çatışmalar, genellikle dış dünyayla değil, kendi arzularımız ile o arzuların sorumluluğunu alma arasındaki o ince çizgide yaşanır. Bir şeyi çok isteriz; ancak o arzuya giden yolda engellerle karşılaştığımızda, fark edemediğimiz hataları düzeltmek yerine bahanelerin konforuna sığınmayı seçeriz. Yapamadıklarımıza hasretle bakarken, yapabilenleri bir film izler gibi seyretmek, aslında kendi hayatımızın yönetmen koltuğundan vazgeçmektir.

    Eksiklikten doğan güçtür alış ve veriş.

    Nefes alırken fark etmediğimiz o mucizevi döngü, hayatın her alanında işler: Almak ve vermek. Bir nefesi alabilmek için önce içimizdeki boşluğu, yani eksikliği hissetmemiz gerekir. Yaşamda da böyledir; bir karara varabilmek için önce o “ihtiyacı” ve “eksikliği” fark ederek kabul etmeliyiz. Kriz anları, bu eksikliğin en keskin, en çıplak haliyle yüzümüze çarptığı anlardır. Bu anlar bizi ya daha derin bir uykusuzluğa iter ya da gerçek bir uyanışa…

    Gerginlik diye tanımlığımız, karar anlarının gölgesi olabilir mi?

    En zor kararlarımızı hatırlayalım: Uykusuz geceler, zincirleme içilen kahveler, gerginliğin zirve yaptığı o anlar… Bu koşullar altında alınan kararlar genellikle bir “kaçış” veya “savunma” refleksidir. Oysa gerçek karar, zıtlıkların birliğini görebildiğimiz o uyanıklık anında gizlidir. Arzular kendi başlarına nötrdür; onlara rengini veren bizim niyetimiz, amacımız ve değerlerimizdir. Bir arzuyu körü körüne takip etmek bizi sadece yorar, ancak onu bir niyetle şekillendirmek bizi hedefe ulaştırır.

    Sorumluluk bilincini almaya hazır mıyız?

    Zıtlıkların içinde savruluyor muyuz, yoksa o zıtlıklardan doğan enerjiyi bir “niyete” dönüştürüp nefes alabiliyor muyuz?

    Sorumluluk alabilecek kadar güçlü, arzumuzu yönetecek kadar uyanık mıyız?

    Bu derin sorgulamaların bizi ulaştırdığı nokta aslında nettir. Karar vermek, sadece bir tercih yapmak değil; zıtlıkların ortasında uyanık kalma ve kendi hayatının sorumluluğunu omuzlama cesaretidir. Nefes alıp vermek kadar doğal olması gereken bu süreç, bazen zihnimizin yarattığı gürültüler ve alışkanlıkların otomatiği içinde bir düğüme dönüşebilir.

    Eğer siz de;

    • Arzularınızın peşinden giderken sürekli aynı bahanelere çarptığınızı hissediyorsanız,
    • Kriz anlarında savrulmak yerine o zıtlıklardan bir fırsat yaratmak istiyorsanız,
    • Yaşamın “alma-verme” dengesini hem ilişkilerinizde hem de kariyerinizde yeniden kurmaya ihtiyaç duyuyorsanız…

    Bu uyanış yolculuğunda yalnız yürümek zorunda değilsiniz. Kendi içsel “İletişim Mimarlığınızı” yeniden inşa etmek, arzularınızı niyetlerinizle hizalamak ve krizleri birer karar fırsatına dönüştürmek için profesyonel bir yol arkadaşlığına ne dersiniz?

    Gelin, o “bir birimlik çabayı” birlikte verelim ve hayatınızın sorumluluğunu yeniden elinize alalım.

    Arzu Aykın