
Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.
Sonsuz ve bitmek bilmeyen arzular okyanusunda gibiyiz. Ne istediğimizi bilemediğimiz anlarda, çoğunlukla çevremiz imdadımıza yetişir ve bizi harekete geçirir. Zihnimiz ise çoğunlukla karışıktır. Başımıza gelen durumların neden-sonuç ilişkilerini doğru bir biçimde kuramadığımızda, zamanın iyileştirdiği ıstırap ve bu ıstırabın içinde barındırdıkları, bazen geçici bir teselli bazen de olgunlaşmanın giriş kapısı olur.
Değişim denilen gerçeğin, aslında kendi çabamıza bağlı olduğunu biliriz. Ancak asıl bilemediğimiz; içimizde bunu gerçekten arzulayan bir isteğin olup olmadığı, varsa da bu süreci yönetecek gücü kendimizde bulup bulamayacağımızdır. Olayların neden-sonuç bağını, arzu ile düşünce arasındaki ilişkiyi keşfetmek; insanın gelişim sürecindeki ıstırabın büyüklüğüne ve hissettiği eksikliğin derecesine göre yine kendisine bağlıdır. Yaşamsal döngüye kendi iç dünyamızdan baktığımızda; gözlem ve tecrübelerimizle edindiğimiz inançların, düşüncelerin yaşamımıza nasıl hükmettiğini görebiliriz. Bu bağı görebilmek, son derece hassas bir içsel çalışmayla mümkündür; çünkü doğamız gereği sürekli kendimizi kandırma ve gerçekleri görmezden gelme eğilimindeyizdir.
Öyle bir an gelir ki, artık geç kalındığını hissederiz. İnsanın içinde ne yapacak gücü, ne de arzusu kalmıştır. Günü tüketen sıradan eylemler dışında, onu harekete geçirecek dışsal bir çevreye bağımlı hale gelir. Yaşam, anlayamadığımız birçok amaçsız fiziksel eylemle çevrilidir. Bir evde, apartmanda, mahallede, toplumda ve nihayetinde bir dünyada yaşıyoruz. Düzen, birlik ve barış adına, yine bizler tarafından konulmuş kuralları olan bir dünya bu. “Hizmet” adı altında toplanan birçok amaç, misyon ve hedef belirlenmiştir. Ancak bu toplumda yaşayan bizler, konulan kurallara karşı ne kadar hassas ve dikkatliyiz? Kendi içsel arzularımızı bile ayırt edemezken, toplumsal kuralları ve onların sınırlarını hakkıyla ayırt edebilme gücüne nasıl sahip olabiliriz?
Sürekli bir kaos içerisinde, sadece hayatta kalma ve kendini koruma manevralarıyla geçen bir yaşam bizleri nasıl mutlu edebilir? İnsan kendi sınırlarını belirleyip, bunları arzularına göre genişletemezken bu nasıl mümkün olabilir? En küçük topluluk olan iki kişi bile birbirini dinleyemezken, konuşamazken ve her biri ilişkiyi kendi tarafına çekiştirirken, aramızdaki mevcut bağı nasıl geliştirebiliriz? Böyle bir sığlıkta gerçekten gelişimden bahsedebilir miyiz? Başkalarını suçlamanın ya da çözümü başkalarının düzelmesinde aramanın o bağı geliştirmeyeceğini bilmemize rağmen, ne yapacağımızı bilemediğimiz bu koşullarda sadece “boş gevezelik” ettiğimizi söylemek sanırım en doğrusudur.
İç dünyamızda büyüyememiş duygusal bir çocuk, duygularından ayrışamamış ve adeta yumak olmuş sayısız düşünce ve inanç barınıyor. Farkındalık eksikliği yaşamlarımızda bir çığlık gibi yankılanırken, iletişimsizlik boyutu daha da büyüyor ve yalnızlık derinleşiyor; bilinçsiz niceliksel eylemler ve nihayetinde kalitesizlik yaşamlarımızı kuşatmış durumdadır. Böyle bir tablonun içinde mutluluktan bahsedebilir miyiz? Istırap, tüm bu karmaşanın kaçınılmaz bir sonucu olsa gerek. Peki, bu bitmek bilmeyen mutluluk arayışının bizleri getirdiği yer tam olarak neresidir ve bizler, nereye doğru neyi arzuladığımızı gerçekten bilebilir miyiz?
”İnsan kendi içindeki arzuları, niyeti fark edip, fark ettikleri ile mücadele ettikçe olgunlaşır.”
Bu döngüyü fark etmek, zihinsel ve bedensel bir hizalanma sürecinin temelidir. Kendi ıstırabının kaynaklarını gözlemlemek ve arzularını netleştirmek adına, nefes ve süreç mentörlüğü perspektifiyle yürüttüğüm çalışmalar, bu karmaşanın içinden geçerek bireysel farkındalığa ulaşma çabasına profesyonel bir zemin sunmaktadır.
Arzu Aykın

Nasıl Yardımcı Olabilirim? Paylaşmak İster misiniz?