Hayata Dair…

  • Dinlemek!

    Günlük yazma konuları
    Çalışırken ne dinlersiniz?

    Merhaba, nasılsınız?

    Dinleme, bir sese veya harekete dikkat vermektir. Dinleme eylemi, karmaşık duygusal, bilişsel ve davranışsal süreçleri içerir. Sözlükteki anlamından yola çıkarak diyebiliriz ki zihnin fonksiyonlarının aktif etkin birbiri içerisindeki süreçlerini içerir.

    Beş duyu ile her birinin ayrı ve her birinin birlikte bilginin dikkat ve odaklı işlenmesi sonucu kaliteli işler, hizmetler, başarılı şeyler ortaya çıkarmak hepimiz için önemlidir. Beş duyunun yanında her an ihtiyaç hissettikçe başucumuzda kullandığımız sezgisel hislerimizi de hatırlatmak isterim.

    Üç dinleme seviyesi vardır; İçsel dinleme, Odaklanmış dinleme, Genel dinleme.

    Hayatınıza baktığınızda çoğunlukla hangi seviyede dinlemeye odaklısınız? Neden? Bu size nasıl hissettiriyor?

    Peki, dinlerken düşünce örüntülerini algılayabilirsiniz dersem ne derdiniz? Nasıl mı? Çalışılmış bir zihinle mümkündür.

    Gönlümüzce niyetlerimizin gerçekleştiği bir hafta olması niyetiyle… Sevgi ve saygıyla. Arzu Aykın

    ” Tüm hayatınız, kafanızın içindeki yazılımda cereyan ediyorken, onu optimize etmeyi takıntı yapmayacak da ne yapacaksınız?… Ama gel gör ki çoğumuz, kendi yazılımımızı takıntı yapmak bir yana onu anlamıyor, nasıl çalıştığını ve neden öyle çalıştığını bilmiyoruz bile.” Tim Urban

    Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.

  • Rahatlamak!

    Günlük yazma konuları
    Sizi rahatlatan yiyecek hangisidir?

    Merhaba nasılsınız?

    Rahatlamanın sözlük anlamı; üzüntü, sıkıntı, kaygı, tedirginlik, rahatsızlık veren bir durumun ortadan kalkmasıyla ya da azalmasıyla erince kavuşmak olarak açıklanmaktadır.

    Rahatlamak belki derin bir kaç nefes almak, belki fresh kokular, belki ormanda yol boyunca koşmak, saatlerce öylece yatmak, belki de kendimizden özel tanımladığımız yiyecekler/içecekler tüketmek. Rahatlamak adına bedene alınan besinler ya dopamin ya da serotonin açlığı/ihtiyacıyla açıklanan bilimsel bir gerçektir. Dönüp dolaşıp yine geliyoruz bilinç konusuna, duygu düşünce salınımlarına. Termodinamik yasaları ortaokul yıllarından beri duyduklarımız arasındadır. Ancak hayatlarımıza entegre etmemek bizi sürekli bir salınım içerisinde tutar. Hatta kısır döngü. Öyle ki hep bir rahatlama arayışında oluruz. Gerçek; zihin/beden otonom sinir sistemindedir.

    Duygu yükü denilen tutunduğumuz, takıldığımız düşünceler ve o düşüncelere verdiğimiz anlam, ilişkilendirmelerdir. Enerjinin eşitliği ilkesi nedir? Besin dediğimiz nedir? Yoga beş prana der, bilim anatomi der, din ahiret der. Kendini bilmeye dair değerlerimizden baktığımızda algıladıklarımız bize ne der hep birlikte düşünelim.

    Beynimizin kimyasal bir sistemi vardır. Doğru kimyasal seviyelerle iyi ve kalıcı bir denge kurarak mutlu olmamızı ve fonksiyonlarımızı yerine getirecek şekilde tasarlanmıştır. Kısaca diyebilirim ki Kendi ritmimizi bilmek doğadan her an gözlemlediğimiz, doğal bildiğimiz gerçekle dengede yaşamak mümkün. Rahatlamaya verdiğimiz anlamdan özgürleşerek mümkün. Öz farkındalığa sahip olduğumuzu hatırlayarak mümkün. Bu da çalışılmış bir zihinle mümkündür.

    Nefes bize en büyük yol göstericidir. Nefes bütünsel sağlığa giden bütün kapıları açabilen anahtardır.

    Bilinçli, dengede, yeterli bir bakış açısı sağlayan nefes ile eşit yaklaşımla özgür olarak her an uyanık, rahat huzurla, sağlıkla bir hayat mümkün.

    İyi pazarlar. Sevgi ve saygıyla. Arzu Aykın

    ”Mutlu olmak isteyen biri öz denetimi muhakkak istemeli ve uygulamalıdır.” Platon

    Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.

  • İçimdeki Çocukla

    Günlük yazma konuları
    En sevdiğiniz oyun hangisidir (iskambil, tahta, video vb.)? Neden?

    Merhaba, nasılsınız?

    Oyun; dış dünyayı keşif aracıdır. Oyunun tadını hatırlar mısınız? Peki, şu an aynı tatla mı yaşıyoruz?

    Hayallerimizle kurduğumuz oyunlar!

    Doğal ve aktif şekilde öğrenmeyi sağlayan oyunlar ile fiziksel, zihinsel, duygusal, ruhsal gelişmemizi etkin bir biçimde deneyimleriz. Taklit becerilerimiz gelişir, eğleniriz.

    Evren büyük bir oyun bahçesidir.

    Çocukluğumuzdan beri oynadığımız oyunlara bir bakalım; ister oyun parkları, okul bahçesi, ister bilgisayar oyunları. İster tek başımıza, ister arkadaşlarımızla, ister aile büyüklerimizle oynadığımız oyunlar. Kendimizi bilmek, bu ana farkındalık katmak, farkındalıkla ilerlemek adına bir kaç soru ile eğlenerek, zamanda yolculuk yaparak! Değişimin kaçınılmaz olduğu bu evrende bizler yaş aldıkça oyunlar hangi formlara girdi? Hayat amacımıza, başarılarımıza nasıl hizmet etti ya da ediyor? Sizlere ipucu da vereceğim oyunun faydalarını yazarak.

    İçimizdeki çocuğa da bir bakışla gözlemleyerek var mısınız? Haydi o zaman hep birlikte düşünelim. Tam da gezegenlerin bizleri desteklediği bu özel günlerde…

    Oyun aracılığı ile neler öğreniriz?

    • Güven inşa ederiz.
    • Öğrenir, öğretiriz.
    • Kabul edilebilir davranışlar geliştirir, yapıcı, çözüm odaklı eylemlerde bulunuruz.
    • Duyguları kabul etmeyi öğrenir, Hoşgörü ve anlayışımız gelişir.
    • Duyguları düzenlemeyi öğreniriz.
    • Olumsuz duygularıyla baş etmeyi öğrenir, stres yönetiminde ustalaşırız.
    • Yaratıcı düşünmeyi keşfeder, yönetim beceri ve yeteneklerimiz daha da gelişir.
    • Sorun çözmeyi öğreniriz.
    • Açık iletişim kurma becerilerimiz gelişir.
    • Benlik saygımız artar…

    Sevgi ve saygı ile. Arzu Aykın

    Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.

  • En Güçlü Duygulardan Biri; Öfke

    ”Öfkenin en güçlü ilacı ertelemektir. Öfkeden size en başta bunu bahşetmesini dileyin. Fakat bu, size yapılan saldırıyı bağışlamak için değil, onunla ilgili doğru bir yargıya varabilmek içindir. Öfke ancak ertelenirse dinebilir ama onu tek seferde bastırmaya kalkışmayın, zira dürtüleri çok şiddetlidir. Doğrusu, parçalarını tek tek yolarak bütünü ortadan kaldırmaktır.” Seneca, Öfke üzerine

    Merhaba, nasılsınız?

    Hepimizin öfkemizle nasıl başa çıkacağımızı öğrenmemiz önemlidir. Burada kendimle ilgili olarak paylaşmak isterim ki öfke bende çok güçlü bir duygu idi. Yıllarca öfkeyi ”sahiplenerek” ve ”kontrol etme” adı altında bastırdığım öfkenin zararlarını çoğunuzun bildiğinden eminim. Bir süredir üzerinde çalıştığım öfkenin sonuçlarından geriye doğru bakmak bana çok şey kazandırdığını söyleyebilirim.

    İnsanın, çok yönlülüğü ve değişim kapasitesi iki temel karakteristik özelliğidir.

    Konuya başlarken öfkenin biyokimyasal yönüne bakmak önemlidir. Nasıl yediğimiz, nasıl içtiğimize, nasıl tükettiğimize, bedenimize nasıl davrandığımıza günlük yaşantımıza bir bakışla bakmak önemlidir.

    Öfke, hayal kırıklığı, umutsuzluk duygularının bedenimizle ve yediğimiz yiyeceklerle ilgili olduğu bir çok araştırmalarla kanıtlandığı bilinmektedir. Hemen bir soru soracağım sizlere; yeme ve tüketme üzerine bir stratejimiz var mı? Tabi ki sadece yediğimiz yiyeceklerle değil, aynı zamanda duyu organlarıyla, bilincimizle de tükettiklerimizle besleniyoruz. Peki, ne kadar dikkatliyiz? Mesela, haberler, izlediğimiz, okuduğumuz, dinlediğimiz, tartıştığımız… Her ne varsa…

    Aşırı yeme alışkanlığı öfkenin çıkmasına katkıda bulunabilir. Bunun yanında nasıl yediğimiz de önemlidir.

    Öfkeli olduğumuzda nasıl görünürüz? Hiç öfkelendiğinizde kendinize baktınız mı? Bedendeki kasılmaların farkında olduğunuz bir anınız var mı? Kendinizde olmasa bile ilk hatırladığınız deneyiminizde karşınızdaki kişide bunları görmüş olabilirsiniz. Korkmuş olabilirsiniz gergin insanlardan. Ben kendi adıma diyebilirim babam gergin bir insandı ve ondan korkardım. Öyle ki altıma bile yaptığımı hatırlarım. Altını ıslatmak parasempatik bir sinir sistemi davranışıdır.

    Peki, öfkenin gerçek doğası nedir?

    Öfkelendiğimizde öfkenin kaynağını yaratan şeyin dışarıdaki herhangi bir şey olduğu yanılgısına düşeriz. Tüm acı, keder, ıstırap için dışarıdaki kişileri suçlarız. Peki, daha derine bakarsak, derine bakmaya cesaret gösterirsek öfkeyle ilişkilendirdiğimiz eylem, eylemsizlik, özellikler neler diye sorsam? Yani ne tür insani davranışlara öfkeleniyoruz? Aynı ya da benzer şeyler bizi öfkelendiriyor olabilir. Suç, ceza, utanç, ödül gibi kavramlar içi ifade bulmamış, konuşulmamış, bastırılmış, itilmiş, susturulmuş duygularla doldurulmuş olabilir. Jill Bolte Taylor, yaşadığımız her duygunun bedende kalma süresi doksan saniye diyerek bunu ”Doksan Saniye” kuralı olarak açıklıyor.

    Öfke bir işarettir, hem de önemli bir işaret. Öfkemiz incindiğimizi,
    haklarımızın ihlal edildiğini, gereksinimlerimizin ya da isteklerimizin doğru şekilde karşılanmadığını ya da sadece, işlerin yolunda gitmediğini gösteren bir olgu olabilir. Öfkemiz, yaşamımızdaki önemli bir duygusal sorunu ihmal ettiğimizi ya da ilişkimizde kendimizden çok şey feda ettiğimizi gösterebilir. Öfkemiz, başa çıkabileceğimizden çok daha fazlasını yaptığımızı ya da verdiğimizi gösteren bir işaret olabilir. Ya da öfkemiz başkalarının bizim için, kendi gelişimimiz ya da yeterliliğimiz pahasına çok fazla şey yaptıklarına dair bir uyarı olabilir. Öfkemiz bizi, başkalarının hakkımızdaki tanımlama şekline “hayır” ve kendi benliğimizin isteklerine “evet” demeye yönlendirebilir. Burada öfkeye iki yönlü yaklaşım önemlidir.

    Öfkeye yine bir bakışla bakacak olursak diyebiliriz ki; öfke, hissettiğimiz bir şeydir. Yine de, öfke konusunda kendimize sormamız gereken bazı sorular var: “Aslında neye öfkeliyim?” “Sorun ne ve kimin sorunu?” “Kimin, neden sorumlu olduğunu nasıl ayırt edebilirim?” “Öfkemi, kendimi güçsüz ve çaresiz hissetmeme yol açmadan nasıl ifade edebilirim?” “Öfkelendiğimde durumumu, savunmaya ya da saldırıya geçmeden ifade etmeyi nasıl öğrenebilirim?” “Daha dolaysız ve kararlı olursam ne gibi
    risk ve kayıplarla karşılaşırım?” “Öfkelenmek bana yaramıyorsa, başka ne yapabilirim?” Bu sorulara Kendimizde cevaplar aramak önemlidir. Buradaki amaç öfkenin kaynaklarını ortaya çıkarmak ve bilincimizde, dönüşümü gerçekleştirmek, farklı bir eylem benimseyerek yapıcı davranışlar geliştirmektir.

    Şunu iyice kavramak önemlidir; öfke bizden başka kimseye acı vermediğini anladığımızda öfke diner. Yine geldik mi acı/haz denklemine. İstiyorum/istemiyorum, hoşlandım/hoşlanmadım diyerek yaptığımız/yapmadığımız/sevdiğimiz/tiksindiğimiz tüm şeylere bakmak önemlidir. Eş yaklaşımla, şefkatle öfkeyi dönüştürebiliriz. Kendimizle, zihnimizde biriktirdiklerimizle ilgilenerek. Belki de bırakılmayı bekleyen şeyler vardır. Öfkeyi şefkatle dönüştürmek; yapıcı eylemlerde bulunmak bilincimizde devrim niteliğindedir. Nefes burada çok önemli yapıcı bir araçtır. Meditasyon da nefes kadar önemlidir.

    Duygu alışkanlıklarımızın farkında mıyız? Düşünce alışkanlıklarımızın farkında mıyız? Kendimize doğru sorular sorup, derin düşünebilme cesareti gösterebiliyor muyuz? Kendimize bakmak, kendimizi bilmek önemlidir. Gerçeği algılamak ancak durum ya da olaylara daha yüksek bir noktadan bakışla mümkündür. Evrensel yasaları idrak ederek belki, doğanın dengesini kavrayarak belki, dengenin ötesini merak ederek belki de.

    Burada, yaşadığımız gezegende bizlere iç huzur ile dünya barışına yaklaşımı ile rehberlik eden Thich Nhat Hanh’ ı sevgi ve saygıyla anıyorum.

    ”Öfke bizi benliğimiz hakkında daha çok, diğerleri hakkındaysa daha az uzman olmaya yönelttiğinde, bir değişim aracı haline gelir.” Harriet Lernet

    Nasıl sorusunun cevaplarını bilmiyor olabiliriz ama işinde uzman koç/mentör desteği alarak yol alabiliriz.

    Sevgi ve saygı ile. Arzu Aykın

    ”Duygular kötü değildir. Duygularımızın kökeninde verimli şekilde kullanılabilecek ana enerjiler yatar. Evet, gerçekten de böyledir… Aydınlanma enerjisi aslında günlük tutku ve duygularımızı ortaya çıkaran doğal kaynaklardan doğar.” Dr. James H. Austin

    ← Geri

    Yanıtınız için teşekkür ederiz. ✨

    https://arzuaykin.blog/oz/atolyeler/cok-yakinda/

    Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.

  • Sevdiğin Şeyleri ya da Yaptığın Şeyleri Sevdiğinde

    Günlük yazma konuları
    Hangi aktiviteler yaparken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz?

    Merhaba, nasılsınız?

    ”Sevdiğiniz bir işi seçin, böylelikle hayatınızda bir gün bile olsun çalışmak zorunda kalmamış olursunuz.” Konfüçyüs

    Sevdiğiniz şeyleri ya da yaptığınız şeyleri sevmenin diğer adı değerlerine göre yaşamaktır. Kendi değerlerimizi belirlemek; kendimizi tanımanın, kendimizi sevmenin ve hayatımızın amacını gerçekleştirmenin ilk adımıdır.

    Gerekli olduğunu düşündüğün ”Yapmalıyım, zorundayım” diye koşullanmalarınız var mı? Diğerlerinin değerlerine göre mi yaşıyorsunuz? Eğer cevap evet ise öfke, suçlama, eleştiri ve umutsuzluk yaşayabilme ihtimaliniz yüksektir. O zaman Kendine meydan okuyup, alışılmış alışkanlıklarınızdan sıyrılıp, Kendini bilmeye hazırsanız neleri sevdiğinizi keşfetmenin zamanı.

    Kendinizi nasıl tanımlarsınız?

    Sevgi ve saygı ile. Arzu Aykın

    ”Bilmemek Hakiki bilgidir.

    Bildiğini zannetmek bir hastalıktır.

    Önce hasta olduğunu fark et ki,

    Sağlığa doğru yürüyebilesin.” Lao Tzu

    Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.

    https://www.instagram.com/arzuaykinofficihttps://www.instagram.com/arzuaykinofficial/al/

  • Zihindeki Sesler

    Günlük yazma konuları
    Sizi ne çok rahatsız eden şey nedir ve neden?

    Zihnimde sürekli, aynı replikle dönen ses kalıpları. Çözümünü buldum. Nedenini idrak ettiğimde sesler puf yok oluyor…Nasıl mı? Uzmanlığını aldığım güçlü bir metotla bilincimde devrim yapıyorum! Takipte kalın.

    Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.

  • Şiir

    O KİŞİLER

    ” En ince düğümler nasıl çözülür?

    Gösterdiler dostlara bir bir,

    Erdemi, yolu yordamı bilen kişiler.

    Ama atamadılar nedense tek adım

    Şu karanlık gecenin içerisine,

    Anlata anlatsa bitiremediler masalı,

    Daldılar deliksiz uykuya.” Ömer Hayyam

    ”Ömer Hayyam doğduğu tarih bilinmiyor. Ölümü 1121-1122’dir. Nişabur’da doğduğu söyleniyor. Hayyam, Kur’an, Hadis, felsefe, matematik, astronomi biliminde üstüne yokmuş…” A.Kadir

    Anarken; Öz’ümüzü hatırlatan sonsuz rehberliğine sevgi ve saygıyla, teşekkür ederim. Arzu Aykın

  • Durumları, Olayları Oldukları Gibi Kabullenmek… Peki, Nasıl?

    “Her olayda elimizden geleni yapmalı ve geri kalan şeyler için soğukkanlı olmalıyız. Deniz yolculuğuna çıkmak zorundaysak ne yapmalıyız? Gemiyi, kaptanı, tayfaları,
    mevsimi, günü ve rüzgarı iyi seçmeliyiz. Hepsi bu. “Epiktetos

    Merhaba, nasılsınız?

    Bugünkü konumuz papatyalar! Aşklara konu ”Papatya ”nın her yaprağını tek tek, özenle kopararak; seviyor/sevmiyor, olacak/olmayacak diye son yaprağı da dahil totemler yapmışızdır. Çoğumuz hayatında denemiştir diye düşünüyorum. Denemeyen var mı? Ya da şöyle sorayım; herhangi bir şey/şeylerle totem yapmayan var mı? Sonrasında da büyük bir beklenti, hayal/fantezi/fobi içinde, sonucunda da her iki deneyim mutluluk/hüsran hayal kırıklığı yaşamışızdır. Bu hayal kırıklığı ile çevremiz, ailemiz, arkadaşlarımız, öğretmenlerimiz, sevdiğimiz/sevildiğimiz/sevmediğimiz insanlarca alay konusu haline getirilmiş de olabilir. Espri konusu olsun diye yıllarca her karşılaşmada, buluşma toplantılarınızda aynen ilk günkü gibi alay konusu haline gelmiş olabilir. Tanıdık mı? Peki, düşününce bile nasıl hissettiriyor, yaşadığınız o an neler hissettiniz? En derinlere bastırdığımız, ittiğimiz nedir? Utanç olabilir mi ya da başka ne olabilir? Peki, buna bağlı geliştirdiğimiz savunma araç, düşünce, duygularımız neler? Belki de hala devam eden?

    Elbette papatya sevmeyeniniz vardır. Ancak çoğumuz severiz değil mi? Acı ve haz deneyimini bize unutturmayacak şekilde öğreten bir çiçektir. Anı defterlerinde, kişisel günlüklerde, belki mektuplar içerisinde kurutularak saklanmıştır. Kalbin en derinlerine kazınmış, etiketlenmiştir. Oysa ki sadece toprakta yetişen, çayı ile rahatlık, huzur veren bir bitki kendine has özellikleriyle. Her birimizin ne güçlü anıları vardır hatırlamak isteyeceği ve istemeyeceği.

    Gerçekte çok basit olan; yer ve zaman imleriyle zihnin hafıza bölümüne kayıt edişimize duygu ve düşüncelerimizle anlamlaştırmaktır. Peki, değişim/dönüşümün her an var olduğu evrende anlamlaştırmak, etiketlendirmek bize ne yapar? Faydası/zararı nedir hiç düşündünüz mü?

    Sınırsız bilincimizde sınırlar oluşturur; istiyorum/istemiyorum, hoşlandım/hoşlanmadım gibi. Yazıma başlarken papatya deneyimine; yaşadığımız o an’a tekrar gidersek sakındığımız, kaçındığımız, hayran olduğumuz duygudur. Eylemi duygu ile özdeşleştirmemizdir. Kaçındığımız eylem, özelliktir. Açlığını, yoksunluğunu hissettiğimiz, korktuğumuz, endişe şüphe duyduğumuz neyse odur. Oysa ki o deneyimden neler öğrendim, bana nasıl hizmet etti diye geriye çekilip, bir bakışla baksak nasıl olurdu? Yaşadığımız deneyimi olduğu gibi kabul etmiş olur muyduk? Ne dersiniz? Dudak kenarında tatlı, hoş bir gülümsemeyle hatırlanan eski bir dost belki, sonrasında nasılsın diye telefonla aramak, iletişim kurmamız belki bir sonraki davranışımız olurdu.

    Durum ve olayların ortaya çıkışı bir sonuçtur. Süreç içindeki sonuç/sonuçlarla iç içe karmaşık gibi görünen bir sistemdir yaşam denen. Her bir sonuç da yeni yeniden bir süreç yaratır. Bunu kabul edebilme bilinç seviyesine geldiğimizde huzur yaşanabilir bir hal olarak yaşamımız içinde deneyimlenebilir.

    Bir başka bakışla da yazacak olursam irademizle hayatımızın sorumluluğunu alma becerisi ile kabul ettiğimizde gerçek bir hayat yaşamak kolay ve mümkündür. Nasıl mı? Yaptığının tam tersini yaparak…

    Yaşadığımız çevre, kültür, dil, din, yer doğduğumuz andan bugüne kadar hangi becerilerimin gelişimini sağladı? Peki, şimdi hangi yeni becerilere ihtiyaç duyuyorum? Bu ve benzeri sorular yapıcı davranışlar geliştirmemizi sağlar. Eski dediğimiz, bize hizmet etmeyen hatta yıkıcı, engelleyici hangi davranışlara sahibiz? Nasıl dönüştürebiliriz ve dahası için uzman bir koçluk/mentorluk -bireysel ya da grupla- ile kendimize yatırım, bakışımızda çığır açacağı kesindir.

    Görüşmek üzere sevgi ve saygı ile. Arzu Aykın

    Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.

  • Değişime Ne Kadar İzin Veriyoruz?

    ”Evren değişimdir; yaşamamız onu oluşturan düşüncelerden ibarettir.”
    Marcus Aurelius Antoninus

    Merhaba, nasılsınız?

    Zihin üzerine düşünürler, bilim insanları birçok araştırma, deney, uygulama yapmışlardır. Halen de devam araştırmalarına devam etmektedirler. İlim alanında da dünyanın varlığından beri elimize ulaşan ve gelecekte de ulaşılacak olan kadim bilgiler vardır.

    Peki, zihin nedir? Zihin denen olgu karmaşık bir yapıya sahiptir. Geniş bir konu olan zihne; bir açıdan bakışla yaklaşacağım. Hazırız; başlayalım o zaman.

    Zihin dediğimizde düşüncelerimizden, duygularımızdan, hislerimizden ve hafızadan bahsederiz. Zihin; kalıplarla yaşar, farkında olsak da olmasak da. İkisi arasındaki en belirgin fark sıradan yaşamaktır; yani bilinçsizce yaşamaktan söz ediyorum.

    Değişimin kaçınılmaz olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Tüm zihin-beden sistemimiz, sadece değişimle işbirliği içinde olmak üzere tasarlanmıştır.

    Şimdi, sizleri bir kaç soru bombardımanına tutacağım!

    Kendinizi ne kadar iyi tanıyorsunuz? Arkasına yaslanıp rüzgâra göre sürüklenen biri misiniz? Yoksa her zaman neler olacağını en ince ayrıntısına kadar bilen “kontrol tutkunlarından mısınız? Önceden planlar yapmayı önemser misiniz? Kriz anlarıyla nasıl başa çıkarsınız? Öfkenizi gösterir misiniz? Asabi misiniz? Baskı altında ne kadar iyi iş çıkarabilirsiniz? Beklenmeyenle başa çıkmakta iyi misiniz? Bunu bir mücadele kabul edip eğlence vasıtası gibi mi görürsünüz? Yoksa sizi denemek için yolunuza konmuş bir engel olarak mı algılarsınız? Ne zamanlar riske girersiniz? Ne kadar riske girersiniz? Mizah duygunuz güçlü mü yoksa ciddi olmak için bir gereksinim doğmasını mı beklersiniz?

    Değişim kelimesinin sözlük anlamı: “farklı hale getirmek, dönüştürmek: başka bir şey için vermek ya da koymak: bir durumdan diğerine geçmek: değiş tokuş etmek”tir. Bu fiziksel, duygusal, zihinsel, ruhsal ve evrimsel süreç içerisinde kim olduğumuzu kanıtlamak için sonsuz sayıda fırsata sahibiz! Nasıl? Tekrar okumanızı öneriyorum. Bu bilgi nasıl hissettiriyor? Sonsuz fırsatlar! Ben araştırdım, uyguladım böylece yaşadığım her durum, olayda kabul edilebilirliğe dair daha geniş bir bakışla bakma becerim gelişti. Demek istediğim şu ki; zihinsel olarak uyanık, duygusal olarak huzurlu, ruhsal olarak farkında, fiziksel olarak sağlıklıyım.

    Her birimiz bireyiz. Dış özelliklerimiz kadar iç özelliklerimiz de birbirinden farklıdır. Çünkü değerlerimiz, hayat amacımız farklıdır. Ancak bir gerçek daha vardır. Tek bilinçteyiz. Bunu Kuran’ı Kerim, İhlas süresi çok güzel anlatmaktadır. ” Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla, De ki, O Allah tekdir. Allah eksiksiz, sameddir ( Bütün varlıklar O’na muhtaç, fakat O, hiç bir şeye muhtaç değildir.) Doğurmadı ve doğrulmadı. O’na bir denk de olmadı.” Yani Tevhid inancı; tek ve bir olduğunu kabul etmektir.

    Yine devam edersek, değişime çoğumuz direnç göstersek de bedenimiz değişimi çok güzel göstermektedir. Nefesimiz, kanımız, hücrelerimiz tüm bedenin iç dengesini sağlamak, hayatta kalmak için hiç durmadan işlevlerini yerine getirirler. Peki değişime ne kadar izin veriyoruz? Hastalık denen şeyin ne olduğunun ne kadar farkındayız?

    Zihnimiz bir evrendir. New Scientist dergisinin 2003 Ağustos ayı sayısı özel olarak beyin konusunu işlemiş ve kapağında şu cümle yer vermişti: ” Beyninizin gözüpek yeni vizyonu: Limit yok” “Kafanızın İçindeki Evren”.

    Peki, sınırsız ne demek?

    Konumuz yaşamlarımızdaki değişimlerin farkında olmak ki, beynimiz hakkında anlamamız gereken en önemli gerçeklerden bir kaçı da beyin kendi kendini yaratır ve her zaman gerçeğin peşindedir. Nasıl mı ? Hemen yazıyorum. Yaşam nefesi; prana ile. Nefes alıyoruz. Havayı içimize çekiyoruz. Bunları yaparken de vücudumuzdaki enerji sistemlerinin içeriklerini ve niteliklerini değiştiriyoruz. Kanımıza oksijen gönderiyor, beynimizi formda tutmak ve o andaki en uygun kapasitesinde işlemesi için kalp kaslarımızı besliyoruz. Değişimi sağlayan akciğer ve akciğer kapasitemizdir.

    ”İnsanoğlunun bedeninden farklı bir ruhu yoktur; bu yüzden de bu çağda beden, ruhun, derinliklerini beş duyu yardımıyla algılayan bir parçasıdır.” William Blake ne güzel söylemiştir. Duyularımız, beynimizin deneyimlerimizden hafızada kayıtlar tutarak, türler arasında ilişkiler, bağlantılar kurması, zihnin fonksiyonları ile de muhakeme, anlamak, bilme sayesinde değişim için kullandığı araçlardır. Ses, görüntü, tat, koku ve dokunma.

    Algılarımız düşüncelerimiz, duygularımız ve kararlarımız eylemlerimizden oluşan bir süreç yaratır. Dolayısıyla hemen bir soruyla devam edeceğim.

    Sizi ve yaşamınızı hangi inançlar idare ediyor? Zihninizde size ait olmayan hangi düşünceler dolaşıyor? Gerçek kabul ettiğiniz varsayımlarınız hangileri? İnançlarınızın kaynağı hangi otoriteler? Peki, bedeninizi her gün temizlediğiniz gibi her gün zihninizi de temizliyor musunuz? Bugüne kadar bunun için nasıl yöntem, teknikler kullandınız?

    Eğer yöntemleriniz işe yaramıyor, sizde hastalık olarak kendini gösteriyorsa, iyi haber güçlü bir metot var ve bu durumu dengeye getiriyor. Hayatınıza bakışınızda daha kaliteli, daha huzurlu, daha doygun, tatmin olmak varsa doğru, güvenilir, güçlü, kesin çözüm üreten bir metoda bir adım yaklaşmış durumdasınız. Nefes ilk önemli giriş kapısı, bilinç çalışmaları, meditasyon, beslenme ve egzersizler diğerleri. Seçim sizin, karar sizin. Değişime ne kadar izin veriyorsunuz?

    Görüşmek üzere, sevgi ve saygı ile. Arzu Aykın

    ”Tüm evrende hiçbir şey yok olmaz, bana inanın, ancak maddeler değişirler ve yeni şekillere girerler. “Doğmak” kelimesi daha önce olandan daha farklı bir başlangıç için kullanılır. Aynen “ölmek” kelimesinin aynı şeyin sona ermek için kullanılan hali olması gibi… Her ne kadar bu madde şuna, şu madde buna dönüşüyorsa da maddelerin toplamı değişmeden kalır.” Ovid, Metamorfozlar

  • Neşeye dair… Bir kaç fıkra…

    ”Doğanın tek bir dokunuşu bütün dünyayı akraba yapar.” William Shakespeare

    Merhaba, nasılsınız?

    Bugün yazımı yaşamı üzerine, yaşadığı zaman ve yer hakkında kesin bir bilgi olmayan Nasrettin Hoca fıkralarına ayırdım. (D.1208-Ö.1284) Neşemizin her daim olması niyetiyle…

    ”DÜNYANIN ORTASI

    Köylülerden bir kaç münasebetsiz kişi Nasrettin Hoca’ya sormuşlar:

    -Hoca efendi dünyanın ortası neresidir?

    -Şu bizim eşeğin sağ ön ayağının bastığı yerdir.

    içlerinden biri:

    -Amma yaptın Hocam… diye söze başlayacak olmuş. Hoca hemen sözünü kesmiş:

    -İnanmazsanız ölçün!…”

    ”BİR ŞEYİN TERSİ BİLİNMEZSE

    Nasrettin Hoca’ya bir gün sormuşlar:

    -Hoca, burnun ne tarafta?

    Hoca ensesini göstermiş.

    -Tam tersini gösteriyorsun Hoca Efendi, demişler.

    -Bir şeyin tersi bilinmezse, doğrusu anlaşılmaz! demiş.”

    ” SANA NE

    Hoca çarşıda dolaşırken biri Hoca’ya takılmış:

    -Hoca Efendi, az önce nar gibi kızarmış bir tepsi baklava götürdüler, demiş.

    Hoca aldırış etmemiş:

    -Bana ne … demiş.

    Adam devam etmiş:

    -Ama hoca efendi, baklava tepsisini sizin eve götürdüler, demiş.

    -Hoca yine terslemiş adamı:

    -Sana ne!”

    Hâlâ  bizlere rehberlik eden mizah ustası Nasrettin Hoca’ya sevgi ve saygıyla.

    Arzu Aykın

    ”Gerçekten görmek kolay değildir.” Rumi