Hayata Dair…

  • Gerçek, Kaliteli Bir Yaşamı İçsel Huzur Sağlar…Nasıl?

    ” Kesin fikirlere sahip olmak insanı hiç bir şey yapmamaya götürür.” Paul Valery

    Merhaba, nasılsınız?

    Huzur ne demek diyerek başlayalım. Huzur; insanın içinde duyumsadığı rahatlık duygusu, gönül rahatlığı, iç rahatlığı, baş dinçliği, rahatlık içinde bulunma durumu, dinginlik, çekişmesizlik. Sözlükteki anlamından yola çıkarak ”Evrenin üç niteliğinden” algılayarak, Kendimizi de sorsak ne derdik? ” Huzur benim için ne demek? Eylem, eylemsizlik, özellik olarak?

    Kişiliğimiz alışkanlık haline gelmiş düşüncelerimizin, davranışlarımızın, tutumlarımızın, seçimlerimizin bilinçli ya da bilinçsiz ifade edilmesi sonucudur. Koşullu tepkilerimiz kısıtlı, sınırlı bakışımızdır. Tepkisel davranışlarımızın ne kadarının farkındayız? Hemen bu soruyu kendimize sesli sorsak cevaplarımız nasıl olurdu?

    Huzur kavramına odaklanmaya devam. Peki, içsel( dolayısıyla dışsal) huzura nasıl sahip olabiliriz? Hepimiz huzur istiyoruz. Anlık yaşadığımız düşüncelerimizdeki huzurun tanımına bakmak; dolayısıyla ”bipolar bakışla mı bakıyoruz?” burada kendimizi sorgulamak önemlidir. Çoğumuz için diyebiliriz ki yalnız kalmak, rahatsız edilmemek, engellenmemek huzur tanımı içindedir. Bu tanımla sınırsız varlığımıza düşüncelerle sınırlar koymakta ve bilinçsizce kendimizi, potansiyelimizi, sahip olabileceklerimizi sınırlamaktayız. Bir dizi düşüncelere bağlanarak huzura kavuşacağımız hayalleri, fantezileri kurmaktayız. Kısaca diyebiliriz ki rahatsız edilmeden huzurlu yaşamak istiyoruz. Tüm ilişkilerimizde aradığımız ve istediğimiz budur. Seviyorum sevmiyorum, hoşlandım hoşlanmadım diyerek huzuru bulamayacağımız kesindir.

    Huzura sahip olmanın ön koşulu gözlemek, izlemek, sorgulamaktır. Sorgulamak; iyi kötü, faydalı zararlı bakışlara eş yaklaşımla analiz etmektir. Bölünmüş benlikte huzura sahip olabilmek ancak çalışılmış zihinle mümkündür. Tutunulan, bağımlı olunan düşüncelere, inançlara eş yaklaşım sağlandığında huzur kendiliğinden açığa çıkar.

    Örnek verecek olursam uzun bir süredir savaş belgeselleri izliyorum. İnsan davranışları üzerinde incelemeler, sorgulamalarla gözlemliyorum. Savaş kötü diye koşullanmış bir düşüncem inancım vardı. Savaşlar bitsin barış gelsin, huzur gelsin düşüncesine de koşullanmam vardı. Bir gerçek var ki Dünya üzerinde savaşlar hiç bitmedi. Savaşsız geçen bir altı günden bahsedilir bilmem bilir misiniz? Algımız, kararlarımızı, eylemlerimizi etkilediği gerçeği ile tekrar tekrar gözlemledim. Zihnimde, bilincimde anlamlardan özgürleştiğimde sadece gerçek kaldı.

    Sınırlı, bipolar bakış subjektif bakış demektir. Buna bağlı düşünce, duygu, davranışları hayatımızda deneyimlememize neden olur. Ta ki fayda zararın eşitliğini idrak edip, objektif bakışımızla yani hoşlandım hoşlanmadım demeden eş yaklaşımla tüm potansiyelimize sahip çıktığımızda huzura kendiliğinden sahip olabiliriz.

    Rumi ” Yaşam tutunmak ve bırakmak arasındaki bir dengedir.” demiştir.

    Ayrıca ünlü bir filozofun dediği gibi de yazarsam; Kendinizin otorite olduğu bir hayat için bir program yapın ve uygulamaya, alçakgönüllü bir şekilde, canınızı sıkan küçük şeylerle başlayın.

    Metotla koçluk/mentorluk yapan bir uzman olarak diyorum ki zihnimizdeki sınırlı, baskın düşünceleri gözlemledikçe hayatı tepkisel değil, yanıt vererek yaşamaya başlıyoruz. Hayata dair durumlara, olaylara daha anlayışlı, hoşgörülü yaklaşımla çözüm odaklı, geliştirici, özgürleştirici yaşarken duygusal dinginlik zihinsel uyanıklık hali içerisinde… Duyuların ötesinden objektif bakışla kaliteli, önceliklerimize göre bir yaşamdan tatminkar, aşkın, hizmet ederek yaşamak mümkündür. Zihnimizi kirlerden arındırmak, duygu ve düşüncelerimizi nötr hale getirmek önemlidir. Farkındalığımızı yükseltmek için her gün, sabah/ akşam, en az yirmi dakika meditasyon yapmak önemlidir. Dikkatli ve gözlemci kalarak meditasyon yapmak, saf farkındalık düzeylerini ve bilinç aşamalarını deneyimlememizi sağlar. Böylece bedensel ve zihinsel dinlenme gerçekleşirken, daha kaliteli, sağlıklı, yapıcı davranışlarla hayatımızın başarılarına imza atabiliriz.

    Ne istediğimizi bilmek, kararlı olmak, ruh merkezli olarak bir yaşam mümkündür. Hayatımızı yönetme becerimizi geliştirmek mümkündür. Ve bir uzman olarak deneyimlerinizi nasıl dönüştüreceğinizi öğrenmenizde size yardımcı olmak için buradayım.

    Görüşmek üzere. Sevgi ve saygı ile. Arzu Aykın/ Profesyonel Nefes ve Yaşam Koçu

    ” Bir insanın ilk işi nedir? Yanıt açık, kendisi olmak.” Tevfik Fikret

  • Bakışımızdır Bizi İnciten, Olaylar Bizi İncitemez.

    ”Tanrı’yı gördüğüm göz, Tanrı’nın beni gördüğü göz ile aynıdır.” Meister Eckhart

    Merhaba, nasılsınız?

    Olaylar ya da durumlar bizi incitemez ve engelleyemez. Diğer insanlar da bizi incitemez ve engelleyemez. Konu olan bizim bunlara bakışımızdır. Bize sorun yaratan, ”tutumlarımız ve tepkilerimizdir”. Dışsal koşullarımızı biz seçemeyiz fakat bu koşullara nasıl yanıt vereceğimizi her zaman seçebiliriz.

    Özetle; algılarımız; düşüncelerimizi, kararlarımızı, eylemlerimizi etkiler.

    ”İncindim” sözü hayal kırıklığıdır. Beklentiyle birlikte dış koşullara göre kıyaslamak her ne şekilde olursa olsun bölünmedir ve çatışma yaratır. Bu yadsınamaz bir gerçektir. Kendi içimizde gözlemleyen ve gözlemlenen, düşünen ve düşünülen. Çatışma içindeki zihin kaçınılmaz olarak çarpıklaşır ve dolayısıyla hakikatin ne olduğunu apaçık göremez. Aklın fonksiyonları! Aklı, mantığı işletmekten korkuyor muyuz? Çünkü onun ruhsal olmayan bir şey olduğunu düşünüyor olabiliriz. Ancak duru, nesnel, tarafsız, sağlıklı aklı yürütmeyi nasıl becerebileceğimizi bilmiyorsak berrak bir zihne sahip olamayız.

    Peki, bölünmeyi nasıl algılıyorsunuz? Bölünme zihninizde ne tür izler, kayıtlar oluşturdu? Hep birlikte düşünelim…

    Peki, doğru eylem biçimi nedir? Burada dikkatinizi çekeceğim konu şu; doğru olması gereken eylem nedir sorusu değil, doğru eylem biçimi nedir?

    Sonuçta gerek kendi içinizdeki gerekse dünyadaki bütün çelişkileri görüyorsunuz. Kendi içinizde yaşadığınız büyük ıstırabı, umutsuzluğu, acıyı, kederi, yalnızlığı, sevgisizliği vurdumduymazlığı, vahşeti, şiddeti gördüğünüzde Kendinize sorduğunuz soru nedir? Önemli olan bu gerçekleri nasıl gördüğümüz, bu gerçeklere nasıl baktığımızdır; bu gerçeklere ilişkin ne yaptığımız değil, varoluş denilen bu son derece girift soruna, bir insan olarak nasıl baktığımız önemlidir.

    Kendinize ve dünyaya nasıl bakıyorsunuz? Lütfen, soruyu Kendinize sorarken ne yaptığınızı izleyin, inceleyin. Bunun için zaman ayırmanızı rica ederim.

    Burada en önemli ayırt edici bakış, dünyayı ve kendinizi nasıl değerlendirdiğinizi, gördüğünüzü, gözlemlediğinizi kavramaktır.

    Evet, ayrıştırılmış, bölünmüş çatışmalı zihin ancak uzman bir rehber eşliğinde Kendi Gerçekliğine adım atabilir. ”Neye ihtiyacın var?” bu soruyu Kendinize sormanızı öneririm. Sezgilerinizle yolunuzda ilerlediğinizi fark edeceksiniz. Doğru görüş, doğru amaç, doğru söz, doğru eylem, doğru yaşayış, doğru çaba, doğru hatırlayış, doğru içe dalış…

    Görüşmek üzere sevgi ve saygı ile. Arzu Aykın / Profesyonel Nefes ve Yaşam Koçu

    ”Bedeninize tam bir sadakatle bakınız. Ruh, sadece o gözlerden görmek zorundadır ve gözler bulanıksa, tüm dünyada bulutlu görünür.” Johann Wolfgang Von Goethe

  • Paylaşın…

    ”Her hayatta bir dönüm noktası vardır. O kadar büyük, keskin ve net bir andır ki bu, insan kendini sanki göğsüne vurulmuş, tamamen nefessiz kalmış gibi hisseder ve de şunu bilir, en ufak bir şüphe kırıntısı olmadan bilir ki, hayatı hiç bir zaman eskisi gibi olmayacaktır.” Julia Quinn

    ”Paylaşın” zihninde yankılanırken bu cümle ile gözlerini açtı. Kaç saat uyumuştu bilmiyordu. Saatine baktı. Rüyanın etkisi ve yarattığı duygu seli içerisinde nefes almak çok zor geliyordu. Bir an önce yataktan kalmalıyım diyerek doğruldu. Elini yüzünü yıkamadan bilgisayarını açtı ve mutfağa yönelip kahvesini yapmak üzere ısıtıcıya suyu koydu. Sonrasında yüzünü yıkamaya, banyoya yöneldi. Banyoda ayna karşısındaydı. Kendinden Kendine bakıyordu; aynadaki, görüntündeki gözlerinin içine. Cevaplar arıyordu. Tüm bunlar nasıl olmuştu? Nasıl başlamıştı? Sorun giderek büyüyordu ve izleri büyük yıkımlara sebep olabilirdi. Çözümü nasıl bulacaklardı? Görüntüdeki gözlerinden gözlerini kaçırdı. Derin bir nefes aldı, eğildi, çeşmeden akan soğuk suyu yüzüne bir kaç kere çarptı. Zihnindeki sesler durmadan konuşuyordu. Düşünceler peşi sıra tekrar ediyordu. ”Şehir karantinada. Sokağa çıkmak yasak. Korku sinsice geziyor, insanların zihinleri karışıyor. Sokak arası öfke, şiddet kendini gösteriyor. Şehir sakini uyuyor, tehlikeden habersiz. Hiç bir şey bilmiyorlar. Bir çoğu duvara yansıttıkları projeksiyon Tv ‘de eğlencelik peşinde geziyor. Sen yapamazsın.” Son bir kere daha suyu yüzüne çarptı; sanki bir rüyadan uyanmak ister gibi, daha uyanık bir akılla çözüm aramaya niyet eder gibi. Yüzünü havluya silmeyle silmeme arası aceleyle bir hamle ile odaya geçti.

    Bilgisayardan canlı görüşmeyi açtı. Tüm ekibi geceden ayarlamıştı. Toplanmalarına bir kaç dakika vardı. Hemen gidip, kahvesini yaptı ve termosuna koyarak masasına, toplantıyı başlatmak üzere geçti. Ekip hazırdı. Mikrofonu açmadan ”Merhaba” der gibi sağ elini kaldırdı.

    Tehlike büyük diye feryatla başladı ilk konuşmacı. Diğerleri de başları önde, onaylıyorlardı. Her biri kendi uzmanlık alanlarından durum değerlendirmesi yaptı; tüm olası felaket senaryolarıyla.

    Olanı ön görememişlerdi. Şimdi pişmanlık ve suçluluk duygularına yer yoktu. Dikkatlerini toplayıp, odaklanacakları olana değil, olanın olası etkileri üzerinde önlem almak üzere çözüm arıyorlardı. Her bir konuşmacıyı dikkatle dinledi. Ekrana bakıyordu. Tüm ekranı kaplayan çaresizlik duygusunun yüzlerinde anlamsızlaştığına tanıklık ediyordu. Mikrofonun sesini açtı. ” Arkadaşlar, kalıcı değişim birkaç dramatik an içinde değil, saat be saat, gün be gün oluşur. Zaman geçtikçe her süreç onarımı da gerektirir. Sabır ve disiplinle güç birliği yaptığımızda kontrol altına alabiliriz. Bütün insanları etkileyen bir sorun. Karışık bir zihin tehlikenin boyutlarını objektif değerlendiremez. Bu yüzden ne yaparsa yapsın karışıklığa yol açar. Bunun apaçık ortada olduğunu düşünüyorum. Sorunu analitik bir süreçten geçerek değil, paylaşarak çözeceğiz.” Sanki kendisine söylüyordu. Bir nefes aralığında, her birinin başını kaldırıp, Haydi o zaman çözebiliriz bakışları arasında konuşmasına devam etmeden önce, çok derin bir nefes aldı ve yavaşça, usul usul bıraktı. Zihnindeki gürültü yerini sessizliğe bırakmıştı.

    ” Kendi korkumuzdan özgürleştiğimizde, varlığımız kendiliğinden diğerlerini de özgürleştirir.” Nelson Mandela

  • Özgür İradenizle Kendi Seçimlerinize Odaklanın. Nasıl mı?

    “Gücünüzü aşan bir rolü üstlenirseniz, bu rolü iyi oynamayı beceremeyeceğiniz gibi, yapabileceğiniz bir rolü de yapmamış olursunuz. ”
    Epiktetos

    Merhaba, nasılsınız?

    Hatırlarsanız geçen hafta ki yazımda beden fizyolojisi demiş; beyin diye bir giriş yapmış, depresyona bir bakışla beden fizyolojisine dikkatinizi çekmeye çalışmıştım. Beden fizyolojisinde bir de homeostazi kavramından bahseder bilim. Kısaca tanımlarsak hücrenin dengeyi sürdürme yeteneğidir. Doğaya baktığımızda da çoğumuzun deneyiminde mevcut olan denge, uyum, ritim, huzur, sessizlik, sakinlik en doğal hal olduğunu hem izler, okur hem de doğayla bir olduğumuzda birebir deneyimleriz.

    Son zamanlarda danışanlarımda gözlemlediğim, duyduğum ve çözüm aradıkları bir konu; odaklanma güçlüğü. Kabımdan kaleme neler dökülecek? Haydi o zaman…

    Odaklanma zihnin fonksiyonlarından biridir. Odaklanmaya aşinayız hepimiz doğduğumuz andan itibaren. Hayatta kalmaya odaklı zihin- beden tüm eylemlerinde otomatik bir biçimde kullanır. Bu kadar otomatik yaptığımız bir zihin fonksiyonu ise neden odaklanma güçlüğü yaşarız? Devam edelim…

    İlgi eksikliğinden, duygusal tedirginlikten, zihinsel huzursuzluk ve kafa karışıklığından, yetersiz uyku ve buna bağlı yorgunluktan, bağışıklık sisteminin zayıflığından, sağlıksız beslenmekten, öz disiplin eksikliğinden ya da iradeli seçimlerde bulunulmadığından olabilir. Günlük hayatımızda konuşma diline yerleşmiş kalıplarımıza bakarsak aslı sorumuzu fark edebiliriz.

    Peki, her bir sebep, sonuçlar yaratır diyor ilim-bilim. Sonuç burada odaklanma güçlüğü öyleyse problem belli o zaman çözüm de bellidir. Nasıl çözümler vardır?

    Çözümleri sizin de bildiğinizden eminim. Tekrar hatırlayacak olursak; iradeli, bilinçli eylemde bulunmak hemen çözüm almanızı sağlayacaktır. Devam edersem uyku kalitesini arttırmak, sevdiğiniz şeyleri yapmak ya da yaptığınız şeyleri sevmek, zihinsel, duygusal huzurunuzu geliştirmek, bedensel sağlığınızı geliştirmek, düşüncelerinizi, ruh hallerinizi dolayısıyla davranışlarınızı yönetme becerinizi geliştirmek. Bu gelişimlerin gerçekleşebilmesi için de kararlı ve istikrarlı olmak da önemlidir.

    Belki çözümlerin bilgisine sahipsinizdir. Günümüzde bilgiye ulaşmak zor olmasa gerek. Davranışlarda değişimi, dönüşümü başarılı bir şekilde yapabilmek için bir rehbere ihtiyacınızın olacağı kesindir. Kendi başınıza da yapabilirsiniz ancak zihin izlerle sürdürülebilir olmaya yatkındır, dolayısıyla kendinize ve çevrenizden gelecek etkilere sabırlı olmanız önemlidir. Bunun için uygulanabilir bir plana ihtiyacınız olacaktır.

    Eğer ki bir plan yaparsanız ve eyleme geçer ve sadık kalırsanız güçlük olarak algılanan sorunun kendiliğinden ortadan kalktığına tanıklık edeceksiniz ve öz güveniniz yerine gelecek ve ilhamla hedefleriniz için odaklı, yaratıcı fikirlerle çalışmaya devam edebileceksiniz. Ayrıca yaşam kaliteniz de artacaktır.

    Son bir kaç cümle; odaklanma güçlüğü aşılabilir bir durumdur. Yılların deneyimine sahip bir metot ve rehberle istenilen sağlık seviyesine gelineceği kesindir.

    Dolayısıyla sizlere destek olmak için buradayım. Sevgi ve saygı ile. Arzu Aykın/ Profesyonel Nefes ve Yaşam Koçu

    “Başınıza gelen iyi ve kötü olayların sorumluluğunu üstlenin. Dikkatiniz amacınızda ve ruhunuzda olsun. “
    Epiktetos

  • Nasıl Düşünüyorsanız, Öyle Hissedersiniz.

    ” Eğer şeylere bakışınızı değiştirseniz, baktığınız şeyler değişir.” Wayne Dyer

    Merhaba, bu haftanız nasıl geçti? Kazanımlarınız nelerdi? İçsel, nelere, nasıl, hangi bakış açılarıyla baktınız? Ne değişti ya da dönüştü? Neyi fark ettiniz?

    Nasıl düşünüyorsak, öyle hissederiz. Bu hafta zihin alanına; depresyon ve güvensizlik durum ve duygularına bir bakışla yaklaşmak nasıl olur diyerek başlıyorum.

    Güvenlik, içgüdüsel bir duygu olup, bireyin Kendini gerçekleştirmesinde önemli bir rolü vardır. Güvenlik, hayatta kalma becerisi olarak tanımlanabilir. Biliş; olaylara bakışımız, algılarımız, zihinsel tutumlarımız ve inançlarımız demektir. Bilmek, öğrenmeyi, öğrenmek anlamayı getirir. Burada duygulardan bahsedecek olursak da temel duygular içinde öfke, korku, üzüntü, mutluluk, iğrenme, şaşırma, arzulama diye yazabiliriz. Ayrıca bunlara zihnin kirleri de diyebiliriz.

    ”Depresyon tüm nüfusu etkileyen yaygın psikiyatrik bozukluklardan biridir. Tedavi edilmediğinde erken ölüm, genel sağlık durumunda bozulma gibi olumsuz sonuçlar yaratırken, doğru tanınıp, uygun bir şekilde tedavi edildiğinde hastanın yaşam kalitesini arttırmak mümkün olabilmektedir.” der tıbbi literatürde.

    Depresyon her yaşta görülebilir, ancak orta yaşlarda ve özellikle de 25-44 yaşları arasında daha sık izlenen bir durum olarak tespit edilmiştir. Yapılan ölçümlerle aşağıdaki rakamsal bulguları da sizlerle paylaşmak bizlere bir farkındalıklı bakış getirecektir.

    Yaşam boyu majör depresyon yaygınlığını Angst (1992)
    % 4.4-%19.6 ve Kessler (1994) % 17 olarak belirtmiştir. Son dönemde yayınlanmış bir çalışmada ise depresyonun yaşam boyu görülme sıklığı %1,5 ile %19 bildirilmiştir. Ülkemizdeki depresyon yaygınlığı ise %8-20 bulunmuştur. (?)

    Çoğumuz, bazen yaşadığımız herhangi bir durum veya olay ile ilgili kendimizi güvensiz, depresif hissettiğimiz olmuştur. Bazen bu durum ya da olaylara olumsuz ve kendimizi eleştiren bir biçimde de düşünürüz. ”Ben işe yaramazın tekiyim” gibi olumsuz içsel konuşmalar içindeyizdir. Hatta zihinsel farkındalığın yüksekse kendini duvardan duvara vurduğunu, öldürdüğünü, işkence ettiğini bile fark edebilirsin. ” Bu problemler gerçek.

    Nasıl düşünüyorsak, öyle hissederiz.

    Bu yeni bir fikir değildir. Yunan filozof Epiktetos, kişilerin “olaylardan değil, onlar hakkındaki görüşlerinden” rahatsız olduklarını söylemişti. Shakespeare de “iyi ve kötü diye bir şey yoktur, düşünce onu öyle yapar. ” dediğinde benzer bir fikri ifade ediyordu (Hamlet, Oyun 2, Sahne 2). Bu fikir yıllardır ortalıkta olmasına rağmen, depresif olduğumuz zamanlarda birçoğumuz olayı böyle göremez.

    Deneyimleyen biri olarak diyebilirim ki depresyon acı/haz denkleminin sonuçlarından biridir.

    Depresif hissedildiğinde, genel olarak bunun nedeninin başımıza gelen kötü olaylar olduğunu düşünüyor olabiliriz. Kendimizi aşağı görüp, mutsuz olmaya mahkum olduğumuzu düşünebiliriz, çünkü işimizde başarısızlığa uğramış ya da sevdiğimiz biri tarafından
    reddedilmiş olabiliriz. Yetersizlik hislerimizin kişisel bir kusurdan kaynaklandığını düşünüyor olabiliriz, mutlu ve tatmin olacak kadar zeki, başarılı, çekici ya da yetenekli olmadığımıza ikna da olmuş olabiliriz. Olumsuz düşüncelerimizin sevgiden yoksun ve travmatik yaşanmış
    bir çocukluğun, miras aldığımız kötü genlerin ya da bir çeşit kimyasal ya da hormonal dengesizlik sonucu doğduğunu düşünebiliriz. Aklımız karıştığında başkalarını suçlayabiliriz: “Her şey bu ……… yüzünden! Onlar olmasaydı harika bir gün geçiriyor olacaktım!”

    Ve neredeyse bütün depresif insanlar kendileri ve dünya hakkında onlara özel ve korkunç bir gerçekle karşı karşıya olduklarına; bu kötü duygularının gerçek ve kaçınılmaz olduğuna emindirler. Kuşkusuz bu düşüncelerin içinde gerçeklik barındırabilir ya da barındırmayabilir. Tüm bu durumlar tanıdık değil mi? Aynı ya da benzer deneyimlere bir çoğumuz sahibiz.

    Burada hemen bir soru; Kendine meydan okumak adına iyi gelebilir.

    Baskılanmış ya da bastırılmış duygularımız nelerdir? Sosyal bir varlık olarak çoğumuz bu duruma aşinayız. Ne dersiniz? Bir kaç dakika kendiniz için Kendinize bir bakışla. Örneğin ben uzun bir süre bastırdığım, baskılanmış öfke ile çalıştım. Öfke isteğin yerine gelmemesidir.

    Konu depresyon olunca dolayısıyla yazdıklarım da depresif. Bir dakika! Hemen; şimdi Sizlere mucize niteliğinde bir haber verebilirim. Yaşanan durum veya olaylar ne kadar kötü olursa olsun, olaylar hakkında düşünme şeklinizi ve hatta temel değer ve inançlarınızı bile değiştirebilirsiniz. Ve bunu yaptığınızda, duygu durumunuzda, görünüşünüzde, ve üretkenliğinizde derin ve sürekli değişiklikler yaşayacaksınız. Nasıl mı? Kolaylaştırıcı dönüştürücü uzman koç/mentör ve kendiyle çalışan biri olarak diyebilirim ki bilincinizle çalışarak, zihninizdeki kirleri arındırarak. Bunun için hemen yapılabilecek öncelikli eylem; zihin-beden fizyolojisini tanımaktır. Sonrasında kendinize bir rehber seçerek Kendini Bilmeye adım atmaktır.

    Tam da burada bakışımızı beyine çevirirsek; bilimsel yaklaşımla beyin üç bölümden oluşur. Sürüngen, memeli (limbik) , frontal korteks. Sürüngen beyin denilen bölüm insanlardan gekolara (sürüngenler) kadar bir çok türde bulunuyor. Bu bölüm otomatik ve düzenleyici fonksiyonlara aracılık etmektedir. Limbik dediğimiz bölüm ise memelilerde genişlemiş durumda. Duygu-hislerle etki tepkisel davranışları içerir. Frontal korteks beynin en son evrilen bölgesidir. Kendine özgü bir yapıdır ve insanlardaki versiyonu çok daha benzersizdir. Bu son bölüm insanda vardır ve zihnin plan, analiz, muhakeme, karar verme yetilerini içinde barındırır.

    Beden fizyolojisi hakkında bir fikrimizin olması bize ne sağlar derseniz de diyebilirim ki karşılaştığımız durum ya da olaylarda duygu durumları ile aşırı üzüntü/aşırı sevinç hallerini yönetme becerimize katkı sağlar. Hayatta kalma çabasından zihnin fonksiyonlarında bilgeleşerek hayatımızı daha kaliteli yaşayarak, hayatlarımızı yöneterek yaşam becerimizi geliştiririz. Nasıl mı? İstiyorum-istemiyorum, çarpık düşünce ve buna eşlik eden duygu özdeşleşmesi ile subjektif anlamlarından özgürleşerek. Beynimizde yeni nöron yolları yaratarak. Tabi ki rastgele bir yaşam yaşamak istemiyorsak.

    Son bi kaç cümle daha yazacak olursam; bizler dünyayı değiştiremeyiz, ona verdiğimiz tepkiyi değiştirebiliriz. Tepkiyi yaratan düşünceyi dönüştürebiliriz. Kendini Bilmek, bilincinde özgürleşmek, huzurlu, içsel ve dışsal barış içinde, mutlu olmak, yetersizlik duygusundan özgürleşmek istiyorsan özünle arandaki tüm sınırlayıcı düşüncelerini, duygularını dengeye getirmek önemli. Gerçek, Tek ve Farkındalık için en önemli araçlar; meditasyon, nefes ve hemen birlikte eşlik edecek olan, dünya gözlerinin önündeki perdeyi kaldırabilmek, tepkisel değil yanıt vererek yaşamak ve tarafsız gözlerle dünyaya bakabilmek için güçlü dönüştürücü sorulardır.

    Peki, bir soru ile bitirelim haftanın yazısını. Hayatınızın tamamına baktığınızda ihtiyacınız tam olarak nedir? Büyük, en büyük hayaliniz nedir ya da neydi? Hala gerçekleşmemiş sizi fanteziye düşüren hayaliniz nedir?

    Görüşmek üzere sevgi ve saygı ile. Arzu Aykın

    ”İnsan olmak han gibidir, her sabah yeni biri gelir, hepsini sıcak karşılayın ve onları eğlendirin.” Rumi

    https://www.instagram.com/arzuaykinofficial/

  • Şimdi…

    ”Sonsuz olan iki şey vardır; evren ve insan ahmaklığı; aslında evrenin sonsuzluğundan emin değilim.” Albert Einstein

    Şimdi ölümden bahsediyordu. ”Onunla geçirdiğim her an’ı fotoğraf karelerine sıkıştırdım; her özlediğimde özlem gidereceğim, sarılacağım karelere. Doğumu gibi ölümüne de hazırım.” dedi telefonun ucundaki can dostu. Her bir kelime Nesin’in bilincinde genişledi, dünyaya bakışında arada ne varsa kaldırarak.

    O an; hayatına geldiği o an’daki görüntü tüm odanın içini doldurdu. Küçücüktü. Korkak, titrekti. Savunmasızdı. Yalnızdı. Hiç bir fikri yoktu nerede olduğu ile ilgili. Bedenindeki gerginliği kulaklarının geriye yatışı, tüylerinin havada elektriklenmesi çok iyi anlatıyordu. Nelere ihtiyaç duyar, neleri sever, ne zaman uyur, nasıl beslenir, düzenini nasıl sağlar? Nesin ”Benim de hiç bir fikrim yok.” dedi titrek bakışlı, eve yeni gelen cana. İliklerine kadar geri çekildiği, ağrılar içinde kıvrandığı, acıdan uykusuz kaldığı zamanlardı Nesin’in.

    Başka bir an dolduruyor odanın içini. Zamandan bağımsız, öylece, küf yeşili kadife koltukta hareketsiz oturduğu bir an; zihninin gürültüsünün evin o bölümünü dolduran sessizlikte, dışarıya bakıyordu. Beyaz bulutlarla renklendirilmiş gökyüzünü izliyordu. Gökyüzünde martıların bir şeyi, bir yeri işaret eder gibi dairesel uçuşlarını bir fikri olmadan izlerken küçük patinin patileriyle oyuna davet edişi, kafasını sola yatırarak kıpırdamadan bakan bakışları arasında Nesin’in bakışlarını dışarıdan içeriye almıştı. Küçük Patinin yeşil gözlerinde bir an sessizliği deneyimlediği andı. İşte o andan itibaren küçük patiyi izlemeye koyuldu; bıkmadan, usanmadan her gün, abartısız her an. Rutinleri vardı küçük patinin.

    Başka bir an; bir fotoğrafçı gibi tüm bakışının gökyüzüne odaklandığı bir an; her bir kareyi çeker gibi Nesin de kediye odaklanmış kıpırdamadan, birlikte, o anın içinde. Kaç kuş varsa bir o kadar kuş sesiyle, rüzgarın yüzlerini okşamasıyla, güneşin ışıklarıyla aydınlanan günle birlikte çantası omuzunda hızla yürüyen kadın, belli ki geç kalmış yolda koşturan adam, gözlerini ovuşturan servis bekleyen çocuk, tüm yola hakim olmaya çalışan camdaki kadın, el sallayan yaşlı adam. Hepsi aynı anda oluyordu. Her gün küçük pati usanmadan günü karşılıyordu meditasyondaki gibi sabit duruşla. Her eylemi yeteri kadar, ihtiyacı kadardı.

    Nesin can dostunun ne dediğini daha net anlıyordu. ”Doğum ve ölüm arası yaşam; kısa.” dedi. Biraz önce kapattığı telefonu yavaşça masaya bırakarak, sadece kendisine hatırlatarak ”Yaşam; şimdide, eş yaklaşımla, hep birlikte tek bir yaşamız.” dedi.

    Arzu Aykın

    ”Dinle, biraz nefes alıp, sonra da buna hayat mı diyorsun?” Mary Oliver

  • Özgürleştiren Hakiki İlişkilerdeki Yetersizlik

    ” Seni nasıl mı seviyorum? Dur, yollarımı bir bir sayayım.” Elizabeth Barett Browning

    Merhaba, nasılsınız? Sizlere teşekkür ederek başlamak istiyorum. Bu haftanın yazısı sizin görüş ve önerilerinizle şekillendi. Konuya pek çok açıdan bakarak yaklaştım. Bir kapta topladım ve şimdi de bir bakışla sizlere sunacağım.

    İlişki ne demek? İki veya daha fazla şey arasındaki karşılıklı ilgi, bağ. Kişileri birbirine bağlayan bağ, yakınlık, dostluk. Bir nesnenin uzayda diğerine göre konumu diye tanımlanmıştır. Peki, ilişki kavramının sizdeki anlamı nedir diye sorsam ne derdiniz?

    Yetersizlik ise, istenilen nitelikte olmama durumu, verimli olmama durumu diye açıklanmaktadır.

    İnsan, hayatta kalmak için başkalarının varlığına ihtiyaç duyan, yaşamı paylaştıkça zenginleşen sosyal bir varlıktır. Çoğunlukla hepimiz duygusal ve fiziksel bağlar kurmak, yakınlaşmak isteriz. En değerli anılarımız sevdiklerimizle paylaştıklarımızdır. İlişkiler içinde gelişiriz.
    Güçlü, sağlam ilişkiler içinde olma eğilimimiz vardır çoğunlukla. Yapılan bilimsel araştırmalarla da sağlam, güçlü ilişkilerin; uzun, sağlıklı ve mutlu yaşama katkısı olduğu kanıtlanmıştır.

    Her ilişki bir tür alışveriştir diyerek evrensel yasalara da atıfta bulunabiliriz. İnsan yani ”Ben” olarak tanımlanan nesne varsa; ”Ben” ile olan, her şeyle olan bağlantıdan, ilişkiden, alışverişten bahsedebiliriz. Anlaşılacağı üzere konu geniş bir konu.

    İlişkinin türüne göre, karşılanması beklenen ihtiyaçlar
    farklılık gösterir.
    Belli başlı ihtiyaçlar şunlardır:

    • Güven
    • Aidiyet
    • Sevme
    • Sevilme
    • Aşk
    • Aile kurma
    • Cinsel doyum
    • Çocuk sahibi olma
    • Şefkat
    • Huzur
    • Anlayış
    • Kabul görme
    • Sosyal destek
    • İş/kariyer edinme
    • Sosyal statü gibi

    Şimdi burada önemli bir kaç soruya cevap aramak bizlerin bakışında bir dönüşüm gerçekleştirecektir.
    Gerçekten ihtiyacımız/ihtiyaçlarımız olan ne/neler?
    İlişkilerimizde hangi ihtiyaçlarımızı karşılayabiliyoruz?
    Hangi ihtiyaçlarımızın karşılanmadığını düşünüyoruz?

    Peki, Kendimizle ilişkimiz nasıl?


    İlişkiler canlıdır ve her canlı gibi sürekli değişirler. Değişim yaşamayan ilişki yoktur. Herakletios’un söylediği gibi değişim kaçınılmazsa, ”Neyi bilirsem geri kalan her şeyi bilirim.” (Mundaka Upanişad, 1.1.3) Hint felsefesinin temel metinlerinden Upanişadlar’ın günümüze kadar ulaşması ile Kendi içsel; Gerçek arayışımızda bizlere rehberliğinden bahsetmeden geçmek olmazdı.

    İlişkiler karmaşıktır, çünkü insan karmaşık bir varlıktır. Tarihi, yaşamımızdaki ilk ilişkimize kadar uzanır.
    Örneğin bizler;
    İlk ilişkimizi annemizle kurduk.

    Buradan diyebiliriz ki bir ilişkinin niteliğini, tarafların genlerle kodlanıp yaşamın içinde şekillenen mizaçlarının karşılıklı etkileşimi belirler. Hepimiz birer genetik ve tarihsel mirasçılarız. İlişkiler, geçmişten geleceğe uzanan iletken bir kablo gibidir. Kuşaklararası aktarımla her bir eylemi, eylemsizliği, özelliği tersi ile birlikte iletir. Asıl mesele kişinin Kendini bilmesidir. Varlığının nedenlerine, araçlarına ve hedeflerine odaklanmaktır. Bir niyetle, istekle başlayan eylem her bir yeni eylemi yani neden sonuç ilişkisiyle evrensel bir yasayı/ yasaları tekrar eder dururuz bilinçli ya da bilinçsiz olarak.

    Başka bir açıyla denebilir ki insanın kendisi ile yani bedeni, düşünceleri ve duyguları ile ilişkisinde idrakle, iradeli, hayatını yönetme becerisini kazanmasıdır. Kendini Bilmek! Bunun için de temel ve evrensel sorulara cevaplar ve kendi doğamızla ilgili cehaletimizi bilgeliğe dönüştürerek/yönelerek doğru bakış geliştirmek önemlidir. Nasıl mı? Doğru bilgiye ulaşarak.

    Herkes kendi yetersizlik duygusu ile özgürlüğü arar. Yaşamın derinliğini ve ”Benim” dediğimizde olan üzerinde düşünmek, kavramak başlangıç için bir adım olabilir. Bunun için de en güçlü köprü nefestir. Ayrıca zihninizde sınırlandırıcı, baskın düşüncelerinizi fark ettikçe onları dönüştürebilmeniz için de nefes ile birlikte güçlü bir metoda ihtiyaç duyacağınız kesindir ve güçlü bir metot kesin çözümdür. Tabi ki yaşamınızın kontrolünü ele almak ve her olanla ilişkilerinizde tatminlik seviyesinde özgür, saygın, huzurlu, sevgiyle, dengeli, içsel zenginliğinizin dışa vurumu ile yaşamak istiyorsanız…

    Sevgi ve saygı ile. Arzu Aykın / Nefes ve Yaşam Koçu

    ”Sessiz ol ya da sözlerin sessizlikten daha değerli olsun.” Pisagor



  • Erdemlerin En Yücesi…

    ” İnsan ruhunun şimdiye kadar dünyada yaptığı en büyük şey, görmek ve gördüğünü sade bir yoldan anlatmaktır. Açıkça görmek şiirdir, kehanettir, dindir- tümü birden” John Ruskin

    Merhaba, nasılsınız? Nefesinin farkındalığında bu yazıyı okumanızı rica etsem… Şimdiden teşekkür ederim.

    Bilmek nedir? Anlamak nedir? Bilmek; bir şeyi öğrenmiş, anlamış olmak, bir şeyle ilgili bilgisi bulunmak. Anlamak ise;

    • Canlının herhangi bir nesnenin bilincine varmasını ya da onunla ilgili bilgileri edinmesini sağlayan süreç,
    • Olay ve varlıkların anlamını kavrayabilme (Ruhbilim Terimleri Sözlüğü, 1974),
    • Bir kavramın öğelerini birleştirerek anlamlı bir bütün oluşturma ya da bir simge, söz ya da anlatımın anlamını kavrama (Yöntembilim Terimleri Sözlüğü, 1981),
    • Bilgileri öğrenme, herhangi bir fikirden anlam çıkarabilme (Petit Robert,2000),
    • Bir mesajın veya işaret sisteminin anlamını fark etme (Petit Robert,2000),
      olarak açıklanmaktadır.


    Bilmek, insanın arayışının en üst mertebesidir. ”Akıl, insanın sahip olabileceği en yüce değerdir.” der Farabi. Bilmek için önce anlamak gerekir. Anlamak için de öğrenmek gerekir. Bu yüzden ilmi aramak ve ilim peşinde koşmak insanlığımızın en olmazsa olmaz gereksinimidir. Ulaşılması gereken bir varış noktası olmadığı gerçeğini de idrak ederek.

    Tabi burada bilmekle bilgiç olmayı birbirine karıştırmadan, aklın ayırt etme becerisiyle doğru bilgiye kavuşmak önemli. Konu derin, bir o kadar da genişleyen dallanan bir konu. Anlamak derken anlam, anlama, anlamak kavramlarının önündeki sınırlı bakışa bir gözlemle yaklaştığımızda neler söyleyebiliriz? Haydi, birlikte bir bakışla gözlemlemeye ne dersiniz?

    ”Durum yoktur. Duruma karşı tepkiniz vardır.” Robert Conklin

    Hayatımızda bir çoğumuz deneyimlemiştir; dövülmek, küfürlü hakarete uğramak gibi. Böyle durumlarda (insanların bizi aşağıladıkları yargısı, düşüncesi, inancı, yanılsaması buna karşılık gelebilecek daha kavram bulunabilir) öfkelenebilir, kızgınlık duygusuna sahip olabiliriz. Gerçek şu ki yükselen duygularımızın sebebi bizim bu konudaki düşüncelerimizdir.

    Sonsuz isteklerimizin olduğu eylemler dizinini her gün hayatlarımızda deneyimleriz. Algımızla isteklerimizi kararlarımızla eyleme geçeriz. Bu da aklın ayırt etme yetisi ve zekanın kapasitesi ile yaşam kalitemizi oluşturur. Bu gerçeği öğrenip, anladığımızda idrak ederek biliriz. Peki, bunu bilmek bize nasıl hizmet eder? Dünya realitesinde hayatı tepkisel değil, yanıt vererek yaşarız demek.

    Peki, yanıt vererek yaşamak ne demek? Hayatlarımızın bir gününe bir bakış atsak çoğunlukla sözlü ifade etmekten çekinmediğimiz ” Hep neden benim başıma geliyor” sorusu vardır. Cevabını araştırmak yerine şikayet etmekle, etiketleyerek ya da kendi sorumluluğum olduğu gerçeğini görmezden gelerek diğerlerine yargı ile yaklaşım içinde olmak tepki ile düşünmeden, öğrenmeden, idrak etmeden tepki ile durum ya da olay içinde deneyimler yaşarız. Tam tersi yanıt vermekse; beklentisizce, öncelikli değerlerimize göre yaşadığımızda, kısa vadeli hedeflerimizin kendiliğinden gerçekleştiğine tanıklık ederiz. Buna bazıları mucize bilinci diyor. Orta uzun vadeli hedeflerimiz için de fırsatlar daha net görünür oluyor ve bizler; hemen, kendinden emin, kesin, kararlı adımlarla ilerliyoruz. Bunu nasıl mümkün oluyor derseniz çalışılmış bir zihinle diyeceğim her zaman ki gibi.

    Küçük düşmek, sefil olmak, rezil olmak endişe ve şüphesi içinde bir yaşamlarımız vardır ya, hayatlarımızın tamamını meşgul eden ya da bazı dönemlerinde. Iskaladığımız gerçek şu ki bir başkası bizi felakete sürükleyemez. Dolayısıyla da kötü durumlara düşürülmek diye bir durum yoktur. Bu durumlara sebep olan düşüncelerimizdir. Davranışlara eylem, eylemsizlik ve özelliklere verdiğimiz anlam dolayısı ile yaşarız. Anlam derken demek istediğim dünya realitesinde olduğumuzu unutarak tek taraflı; bipolar bakışlı düşüncelerimizle diğer bir deyişle sübjektif bakışla tepkisel davranış ya da sözlerdir. Diğer bir adı da duygu yükleridir. Nasıl ki yürürken çiviye basmadan, taşa takılmadan, ayağım burkulmadan yürüme gayreti içindeysem; bir olay, durum karşısında da aklımın çarpılmamasına, karışmamasına özen, ilgi göstermek önemlidir. Aklın karışmasını bir sinyal gibi algılayabilir, bakışımızı objektif tarafsız bir bakışa ya da daha geniş, yukarıdan, belki de kuş bakışına getirmek üzere doğru sorularla doğru cevapların yine bende olduğu gerçeğini kendime hatırlatarak. Bunun faydası ne olacak dediğinizi duyar gibiyim. Sağlam adımlarla, sezgilerinize güvenerek ilerlemeniz, sarsılmaz olmanız kaçınılmaz olacaktır; Ruhsal bir varlık olduğumuzu hatırlayarak…

    Cahilliğimizi bilgelikle değiştirmek, bilgeliğe dönüştürmek, iyilik ve kötülüğün olmadığı gerçeğini öğrenip, anlayıp, kavrayıp kabul ettikten sonra olanın, olan her şeyin insanın kendiyle ilgili olduğu gerçeğini idrak etmiş olursun. Peki, bu nasıl hizmet eder bana ve çevreme? bir kaç dakika düşünelim mi, ne dersiniz?

    İnsan her bir duruma, olaya anlam arayışındadır. Bu arayışını Kendini Bilmeye, Yaradan’ı Bilmeye, bilincini özgürleştirmeyle değiştirse ne olurdu? Nasıl olurdu? Çok değil bir kaç dakika. Dünya tarihi içinde bir çok ilim-bilim insanı bunu sorgulamış, düşünmüş, araştırmış, doğadan esinlenmiş ve Tek, Gerçek olanın bilgisine yaradılışındaki gizemde bulmuş ve gizem de bir çok kaynakla bugün bizlere kadar ulaştığı gibi, sonsuzlukta ulaşmaya devam edecektir. Kimlere mi? Tabi ki Kendini Bilmeye kendini adayanlara. Kendini bilmeden, Gerçek bilgiyi anlayıp kavramadan Bir’likte tam ve bütünlük hissedilemeyeceği gerçeğine uyanmak önemli. Aklın becerileriyle içten dışa bir yaşam içindeyiz. Tam tersi durumda yalnızlık, korku, keder, acı, dışlanmışlık gibi yanılsamalar içinde öylesine bir hayatı israf etmiş olacağız farkında mısınız?

    Sevgi ve saygıyla. Arzu Aykın/ Kolaylaştırıcı Dönüştürücü Lider Koç/Mentör

    ” Hayat kendini bulmakla ilgili değil, kendini yaratmakla ilgilidir.” G. Bernard Shaw

  • Gözlemcisi…

    ”Derin bir nefes aldım ve kalbimin o eski haykırışını dinledim: Varım, varım, varım.” Sylvia Plath

    Gözlemcisi olduğu grubun bulunduğu yere zamanında varabilmek için her sabah uyandığı saatten iki saat önceye saatin alarmını kurdu. Her akşam yattığı saatten bi kaç saat öncesinde yatmaya hazırlanıyordu. Sokakta sıradışı bir sessizlik hakimdi. Bir o kadar da gerginlik. Hisleri bugüne kadar onu yanıltmamıştı. Gerginlik tüm olanla mı yoksa yarın gözlemcisi olacağı grupla mı ilgiliydi bu konuda kafası karışıktı. ”Neyse ne” dedi, gerginliği uykusuna taşımama kararına gerçek bir disiplinle, çoğu zaman gösterdiği özenle. Uyku kalitesi yaşamı etkin deneyimlemesinde önemli bir durumdu onun için. Babasının babasından öğrenmişti. Yedi sekiz yaşlarındaydı öğrendiğinde. Hayatı ciddi yaşamayı severdi dedesi. Çalışma arkadaşlarının hayranlıkla söz ettiği kendi hayatında kendiliğinden ifade bulan güçlü duruşu büyük dedesinin hatırasıydı ona.

    Karanlıkta uyumak prensipleri arasındaydı. Yatağının baş ucundaki lambaderin odada mistik bir hava yaratan sarı ışığı altında çok sevdiği başucu hikayelerinden birini okumaya başladı. Çoğu gece yatmadan önce kitap okumayı severdi. ”Rutinlerimle renklendirdiğim bir hayatım var” diye düşünür böbürlendi ve bunu arkadaş buluşmalarında dile getirmek hoşuna giderdi. Bir süre sonra kendine erken kalkacağını hatırlatarak uyumak üzere yatağın hemen sol yanındaki lambaderin düğmesine dokunarak o an odaya sessizlikle karışık gerginlikle birlikte, bir de karanlık hakim olmuştu.

    Saatin alarmı çalmadan uyandı. Askere giden Zihni’nin ölü bedeniyle karşılaştığı günle doldu zihnindeki düşünceler. Ölüm ve sebebi ile ilişkili sorular, sorgulamalarla, teorilerle uçuşan düşünceler içinde buldu kendini bir anda. Kaçış yoktu. Kaçamayacağını bildiği bir oyundu. Bunu çok zaman önce idrak etmişti hayatın engebeli yollarında. Biyologdu. Mesleği ile ölüme yaklaşımda daha bilimseldi.

    Aynanın karşısında bütün görüntüsünden gözlerine, gözlerinin içindeki sonsuz ışığına baktı. Sanki gecenin gerginliği gözlerinde şüpheyle karışık endişeye dönüşmüştü. ”Sakin ol” dedi kendine elini yüzünü yıkarken. Sonrasında yine büyük dedesinden öğrendiği ”hareket bereket” prensibiyle sabah koşusuna çıktı. Bedeni koşuyor, nefesi eşlik ediyordu peşi sıra. Zihninde Zihni’nin ölümü tüm düşüncelerini kaplamıştı. Nasıl da fark edememişti? Fark ettiğinde de görmezden gelmişti. Suçluyordu kendini. O günlerdeki kendi sorunlarına odaklanışına, ölümünden kendini sorumlu tutuyordu. Oysaki yazdığı mektuplarda çok net söylüyordu. ”Savaşın götürdükleri getirdiklerinden fazla” diyordu ve bunun için kendini nasıl uyuşturduğundan bahsediyordu ve yalnız olmadığından. ”Görmezden gelinenin sonuçları var” diyordu mektubunda. Ve ”Bunun bedelini ödeyeceğim, kesin.” diye bitirmişti son mektubunun, son satırlarında. Eve girdiğinde üstündekilerle sırılsıklam ter içindeydi ve tenine yapışmıştı kıyafetleri. Bir kaç sakin nefesten sonra bir duş iyi geldi ona. Sonrasında, yola çıktı.

    Geniş arazideki devasa büyüklükteki tesise ilk gelen bir kaç kişi içindeydi. ”Yalnız değilim” diye sakinleştirdi kendini. Deneyin başlamasına on beş dakika vardı. Gözlemcisi olduğu grup ona Zihni’nin kurtulma şansının ne kadar olabileceğinin cevabını verebilirdi. İlk deney değildi, sonuncu da olmayacağını bilerek salona , gözlüklerini özenle ve dikkatle yüzüne yerleştirerek, gözlemcisi olduğu grubun yani farelerin yanına girdi.

    Sevgi ve saygıyla. Arzu Aykın

    ”Nefes hayatı bilince bağlayan köprüdür, bedenimizi düşüncelerimizle birleştirir.” Thich Nhat Han

  • Her Şeyi Gerçekte Oldukları Gibi Görmek…

    ”Yönetici ilke, zihin huzuru, özgürlük ve sakinliktir.” Epiktetos

    Merhaba, nasılsınız?

    Kendinize yaklaşmanızın ve kendinizle konuşmanızın yolları, kendin ve çevrenizle iletişimlerinizde davranışları kolaylaştıran bedenin ve zihnin bazı halleri vardır. Bu yazım bazı temel prensipler hakkında olacak. Hazırız! O zaman başlayabiliriz:)

    İnsan; geniş bir yetenek ve bilgi zenginliğine sahiptir. Bunun farkında olamamak, insanda kafa karışıklığı, öfke, suçluluk, pişmanlık, yetersizlik, yoksunluk, güvensizlik gibi duygular içinde, tutunarak, şikayet eder bir dille kendini ifade eden bir hal içinde olur. Gerçekte bu potansiyelin varlığına ilişkin ip uçları hep bizimle birliktedir, hatta o kadar tanıdıktır ki onlara aldırmayız.

    İnsan; evrendeki en yetenekli, en heyecan uyandırıcı, gizemli, karmaşık bir varlıktır. Yaradılışındadır gizemi. Duygularımız, hislerimiz, hayallerimiz, tam ve bütün potansiyeli ile yetenekli fakat ihmal edilen zihin-beden dilimiz ve onun tepkileri içimizdeki kaynaklardır. Kaynaklarımızı tanımadan, idrak etmeden aklın ayırt edici gücünü nasıl kullanabiliriz? Bi kaç dakika düşünelim…

    ”Delilik ve özgürlük bir arada olamaz.” demiş bir Usta.

    Peki, bu nedir? Hayatta öğrenebileceğimiz en heyecan verici ve dengeleyici yetenek bilinçaltını kullanmaktır. Kendimizle bir iletişim kurmamızı sağlamakla birlikte, hayatımızın düzenli, daima ve disiplinli bir parçası haline getirmeyi öğrenmek; bize, sonsuz kaynaklara güvenilir bir şekilde ulaşma imkanı sağlar. Nasıl dediğinizi duyar gibiyim… Cevabı değerlerinizde, hayat amacınızda, misyonunuzda.

    Aklın ayıt edici özelliğini geliştirmek, bir çok duygusal bilgi türlerini fark etmeyi sağlamakla birlikte, esnek bir yapıya sahip olmak özelliği kendiliğinden ortaya çıkar. Böylece etkili, güvenilir ve daha kolay bilgiye ulaşırız.

    Peki, kendimize kulak verme, ilgi gösterme alışkanlığını nasıl edinebiliriz? ”Bunu yapmam lazım” diyerek olmadığı kesindir.

    Her şeyi gerçekte oldukları gibi görmek, algılamak kendimizle bağlantı kurmayı başardığımızda olacaktır. Peki, bağlantı kurduğunuzu nasıl bileceksiniz? Kanıt; bilme, biliş halinizdedir. Kendiliğinden ortaya çıkan bilgiyi bilirsiniz. Bilme hali, çalışılmış, sakin huzurlu bir zihinle mümkün olup, içsel bilgeliğinizle iletişime geçersiniz.

    Kendini Bilmek, hem bir durum hem de bir süreçtir. Bir kaç anahtarı vardır;

    • Bütün duyularınızdan gelen bilgilerle yüzleşme, fazla yüklerden özgürleşmek,
    • Doğru tavır, kabul etmek,
    • Kendine saygı, sevgi göstermek,
    • Fiziksel, zihinsel, duygusal ruhsal gelişiminize önem vermek,
    • Sorgulamak, Tek Gerçek bilginin doğrusuna ulaşmak,
    • Meditasyon.

    İnsan nedir? Mark Twain kitabını okumanı önerebilirim.

    Yine bir soru; Sizin için doğru olan ne? Cevabı kişinin kendinde; değerlerinde, burada bulunma nedenindedir. Buna nasıl ulaşırsınız? Cevap yine sizdedir. Burada önemli olan size destek olacak olanı bulmaktır. Kolaylaştırıcı bir öneride bulunursam; en başta ihtiyacınız olan açık bir zihin. Peki bu nasıl mümkün? Doğru sorulacak sorularla.

    Kendinize izin verin ve bir adım atın. Dikkatinizi ”Kendin Olma”ya davet ettiğinizde içsel bilgeliğinizin giriş kapısından adım atmış olursunuz. Bu bir fırsattır ve sizi zenginleştireceği kesindir.

    Bu süreçte karşılaşabileceğiniz stresli bir durumu tatmin edici bir duruma, dengeli bir bakışa nasıl dönüştürebileceğinizi öğrenmenizde bireysel ve grup çalışmalarımla size destek olmak için buradayım. Çalışmalarıma katılarak daha büyük bir amaç, bilgelik, olgunluk ve duruşla nasıl hareket edebileceğinizi öğrenebilirsiniz.

    Sevgi ve saygıyla. Arzu Aykın

    “Temel kimliğimiz tanımlanamayan bir gizemdir. Ama o göreceli bir gizem değildir. Doğası itibariyle gizemdir.

    Doğa saklanmayı sever. İşte! Bu doğa, kozmik ve evrensel, öncesiz, sonrasız, içkin doğadır. İlahi akıl; ”İNSANİ YASALARIN KURUCUSUDUR.”

    Hiç batmayacak olandan kim,

    nasıl kaçıp, saklanabilir?” Herakletios