-
Şiir

O KİŞİLER
” En ince düğümler nasıl çözülür?
Gösterdiler dostlara bir bir,
Erdemi, yolu yordamı bilen kişiler.
Ama atamadılar nedense tek adım
Şu karanlık gecenin içerisine,
Anlata anlatsa bitiremediler masalı,
Daldılar deliksiz uykuya.” Ömer Hayyam
”Ömer Hayyam doğduğu tarih bilinmiyor. Ölümü 1121-1122’dir. Nişabur’da doğduğu söyleniyor. Hayyam, Kur’an, Hadis, felsefe, matematik, astronomi biliminde üstüne yokmuş…” A.Kadir
Anarken; Öz’ümüzü hatırlatan sonsuz rehberliğine sevgi ve saygıyla, teşekkür ederim. Arzu Aykın
-
Durumları, Olayları Oldukları Gibi Kabullenmek… Peki, Nasıl?
“Her olayda elimizden geleni yapmalı ve geri kalan şeyler için soğukkanlı olmalıyız. Deniz yolculuğuna çıkmak zorundaysak ne yapmalıyız? Gemiyi, kaptanı, tayfaları,
mevsimi, günü ve rüzgarı iyi seçmeliyiz. Hepsi bu. “Epiktetos
Merhaba, nasılsınız?
Bugünkü konumuz papatyalar! Aşklara konu ”Papatya ”nın her yaprağını tek tek, özenle kopararak; seviyor/sevmiyor, olacak/olmayacak diye son yaprağı da dahil totemler yapmışızdır. Çoğumuz hayatında denemiştir diye düşünüyorum. Denemeyen var mı? Ya da şöyle sorayım; herhangi bir şey/şeylerle totem yapmayan var mı? Sonrasında da büyük bir beklenti, hayal/fantezi/fobi içinde, sonucunda da her iki deneyim mutluluk/hüsran hayal kırıklığı yaşamışızdır. Bu hayal kırıklığı ile çevremiz, ailemiz, arkadaşlarımız, öğretmenlerimiz, sevdiğimiz/sevildiğimiz/sevmediğimiz insanlarca alay konusu haline getirilmiş de olabilir. Espri konusu olsun diye yıllarca her karşılaşmada, buluşma toplantılarınızda aynen ilk günkü gibi alay konusu haline gelmiş olabilir. Tanıdık mı? Peki, düşününce bile nasıl hissettiriyor, yaşadığınız o an neler hissettiniz? En derinlere bastırdığımız, ittiğimiz nedir? Utanç olabilir mi ya da başka ne olabilir? Peki, buna bağlı geliştirdiğimiz savunma araç, düşünce, duygularımız neler? Belki de hala devam eden?
Elbette papatya sevmeyeniniz vardır. Ancak çoğumuz severiz değil mi? Acı ve haz deneyimini bize unutturmayacak şekilde öğreten bir çiçektir. Anı defterlerinde, kişisel günlüklerde, belki mektuplar içerisinde kurutularak saklanmıştır. Kalbin en derinlerine kazınmış, etiketlenmiştir. Oysa ki sadece toprakta yetişen, çayı ile rahatlık, huzur veren bir bitki kendine has özellikleriyle. Her birimizin ne güçlü anıları vardır hatırlamak isteyeceği ve istemeyeceği.
Gerçekte çok basit olan; yer ve zaman imleriyle zihnin hafıza bölümüne kayıt edişimize duygu ve düşüncelerimizle anlamlaştırmaktır. Peki, değişim/dönüşümün her an var olduğu evrende anlamlaştırmak, etiketlendirmek bize ne yapar? Faydası/zararı nedir hiç düşündünüz mü?
Sınırsız bilincimizde sınırlar oluşturur; istiyorum/istemiyorum, hoşlandım/hoşlanmadım gibi. Yazıma başlarken papatya deneyimine; yaşadığımız o an’a tekrar gidersek sakındığımız, kaçındığımız, hayran olduğumuz duygudur. Eylemi duygu ile özdeşleştirmemizdir. Kaçındığımız eylem, özelliktir. Açlığını, yoksunluğunu hissettiğimiz, korktuğumuz, endişe şüphe duyduğumuz neyse odur. Oysa ki o deneyimden neler öğrendim, bana nasıl hizmet etti diye geriye çekilip, bir bakışla baksak nasıl olurdu? Yaşadığımız deneyimi olduğu gibi kabul etmiş olur muyduk? Ne dersiniz? Dudak kenarında tatlı, hoş bir gülümsemeyle hatırlanan eski bir dost belki, sonrasında nasılsın diye telefonla aramak, iletişim kurmamız belki bir sonraki davranışımız olurdu.
Durum ve olayların ortaya çıkışı bir sonuçtur. Süreç içindeki sonuç/sonuçlarla iç içe karmaşık gibi görünen bir sistemdir yaşam denen. Her bir sonuç da yeni yeniden bir süreç yaratır. Bunu kabul edebilme bilinç seviyesine geldiğimizde huzur yaşanabilir bir hal olarak yaşamımız içinde deneyimlenebilir.
Bir başka bakışla da yazacak olursam irademizle hayatımızın sorumluluğunu alma becerisi ile kabul ettiğimizde gerçek bir hayat yaşamak kolay ve mümkündür. Nasıl mı? Yaptığının tam tersini yaparak…
Yaşadığımız çevre, kültür, dil, din, yer doğduğumuz andan bugüne kadar hangi becerilerimin gelişimini sağladı? Peki, şimdi hangi yeni becerilere ihtiyaç duyuyorum? Bu ve benzeri sorular yapıcı davranışlar geliştirmemizi sağlar. Eski dediğimiz, bize hizmet etmeyen hatta yıkıcı, engelleyici hangi davranışlara sahibiz? Nasıl dönüştürebiliriz ve dahası için uzman bir koçluk/mentorluk -bireysel ya da grupla- ile kendimize yatırım, bakışımızda çığır açacağı kesindir.
Görüşmek üzere sevgi ve saygı ile. Arzu Aykın

Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.
-
Değişime Ne Kadar İzin Veriyoruz?
”Evren değişimdir; yaşamamız onu oluşturan düşüncelerden ibarettir.”
Marcus Aurelius Antoninus
Merhaba, nasılsınız?
Zihin üzerine düşünürler, bilim insanları birçok araştırma, deney, uygulama yapmışlardır. Halen de devam araştırmalarına devam etmektedirler. İlim alanında da dünyanın varlığından beri elimize ulaşan ve gelecekte de ulaşılacak olan kadim bilgiler vardır.
Peki, zihin nedir? Zihin denen olgu karmaşık bir yapıya sahiptir. Geniş bir konu olan zihne; bir açıdan bakışla yaklaşacağım. Hazırız; başlayalım o zaman.
Zihin dediğimizde düşüncelerimizden, duygularımızdan, hislerimizden ve hafızadan bahsederiz. Zihin; kalıplarla yaşar, farkında olsak da olmasak da. İkisi arasındaki en belirgin fark sıradan yaşamaktır; yani bilinçsizce yaşamaktan söz ediyorum.
Değişimin kaçınılmaz olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Tüm zihin-beden sistemimiz, sadece değişimle işbirliği içinde olmak üzere tasarlanmıştır.
Şimdi, sizleri bir kaç soru bombardımanına tutacağım!
Kendinizi ne kadar iyi tanıyorsunuz? Arkasına yaslanıp rüzgâra göre sürüklenen biri misiniz? Yoksa her zaman neler olacağını en ince ayrıntısına kadar bilen “kontrol tutkunlarından mısınız? Önceden planlar yapmayı önemser misiniz? Kriz anlarıyla nasıl başa çıkarsınız? Öfkenizi gösterir misiniz? Asabi misiniz? Baskı altında ne kadar iyi iş çıkarabilirsiniz? Beklenmeyenle başa çıkmakta iyi misiniz? Bunu bir mücadele kabul edip eğlence vasıtası gibi mi görürsünüz? Yoksa sizi denemek için yolunuza konmuş bir engel olarak mı algılarsınız? Ne zamanlar riske girersiniz? Ne kadar riske girersiniz? Mizah duygunuz güçlü mü yoksa ciddi olmak için bir gereksinim doğmasını mı beklersiniz?
Değişim kelimesinin sözlük anlamı: “farklı hale getirmek, dönüştürmek: başka bir şey için vermek ya da koymak: bir durumdan diğerine geçmek: değiş tokuş etmek”tir. Bu fiziksel, duygusal, zihinsel, ruhsal ve evrimsel süreç içerisinde kim olduğumuzu kanıtlamak için sonsuz sayıda fırsata sahibiz! Nasıl? Tekrar okumanızı öneriyorum. Bu bilgi nasıl hissettiriyor? Sonsuz fırsatlar! Ben araştırdım, uyguladım böylece yaşadığım her durum, olayda kabul edilebilirliğe dair daha geniş bir bakışla bakma becerim gelişti. Demek istediğim şu ki; zihinsel olarak uyanık, duygusal olarak huzurlu, ruhsal olarak farkında, fiziksel olarak sağlıklıyım.
Her birimiz bireyiz. Dış özelliklerimiz kadar iç özelliklerimiz de birbirinden farklıdır. Çünkü değerlerimiz, hayat amacımız farklıdır. Ancak bir gerçek daha vardır. Tek bilinçteyiz. Bunu Kuran’ı Kerim, İhlas süresi çok güzel anlatmaktadır. ” Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla, De ki, O Allah tekdir. Allah eksiksiz, sameddir ( Bütün varlıklar O’na muhtaç, fakat O, hiç bir şeye muhtaç değildir.) Doğurmadı ve doğrulmadı. O’na bir denk de olmadı.” Yani Tevhid inancı; tek ve bir olduğunu kabul etmektir.
Yine devam edersek, değişime çoğumuz direnç göstersek de bedenimiz değişimi çok güzel göstermektedir. Nefesimiz, kanımız, hücrelerimiz tüm bedenin iç dengesini sağlamak, hayatta kalmak için hiç durmadan işlevlerini yerine getirirler. Peki değişime ne kadar izin veriyoruz? Hastalık denen şeyin ne olduğunun ne kadar farkındayız?
Zihnimiz bir evrendir. New Scientist dergisinin 2003 Ağustos ayı sayısı özel olarak beyin konusunu işlemiş ve kapağında şu cümle yer vermişti: ” Beyninizin gözüpek yeni vizyonu: Limit yok” “Kafanızın İçindeki Evren”.
Peki, sınırsız ne demek?
Konumuz yaşamlarımızdaki değişimlerin farkında olmak ki, beynimiz hakkında anlamamız gereken en önemli gerçeklerden bir kaçı da beyin kendi kendini yaratır ve her zaman gerçeğin peşindedir. Nasıl mı ? Hemen yazıyorum. Yaşam nefesi; prana ile. Nefes alıyoruz. Havayı içimize çekiyoruz. Bunları yaparken de vücudumuzdaki enerji sistemlerinin içeriklerini ve niteliklerini değiştiriyoruz. Kanımıza oksijen gönderiyor, beynimizi formda tutmak ve o andaki en uygun kapasitesinde işlemesi için kalp kaslarımızı besliyoruz. Değişimi sağlayan akciğer ve akciğer kapasitemizdir.
”İnsanoğlunun bedeninden farklı bir ruhu yoktur; bu yüzden de bu çağda beden, ruhun, derinliklerini beş duyu yardımıyla algılayan bir parçasıdır.” William Blake ne güzel söylemiştir. Duyularımız, beynimizin deneyimlerimizden hafızada kayıtlar tutarak, türler arasında ilişkiler, bağlantılar kurması, zihnin fonksiyonları ile de muhakeme, anlamak, bilme sayesinde değişim için kullandığı araçlardır. Ses, görüntü, tat, koku ve dokunma.
Algılarımız düşüncelerimiz, duygularımız ve kararlarımız eylemlerimizden oluşan bir süreç yaratır. Dolayısıyla hemen bir soruyla devam edeceğim.
Sizi ve yaşamınızı hangi inançlar idare ediyor? Zihninizde size ait olmayan hangi düşünceler dolaşıyor? Gerçek kabul ettiğiniz varsayımlarınız hangileri? İnançlarınızın kaynağı hangi otoriteler? Peki, bedeninizi her gün temizlediğiniz gibi her gün zihninizi de temizliyor musunuz? Bugüne kadar bunun için nasıl yöntem, teknikler kullandınız?
Eğer yöntemleriniz işe yaramıyor, sizde hastalık olarak kendini gösteriyorsa, iyi haber güçlü bir metot var ve bu durumu dengeye getiriyor. Hayatınıza bakışınızda daha kaliteli, daha huzurlu, daha doygun, tatmin olmak varsa doğru, güvenilir, güçlü, kesin çözüm üreten bir metoda bir adım yaklaşmış durumdasınız. Nefes ilk önemli giriş kapısı, bilinç çalışmaları, meditasyon, beslenme ve egzersizler diğerleri. Seçim sizin, karar sizin. Değişime ne kadar izin veriyorsunuz?
Görüşmek üzere, sevgi ve saygı ile. Arzu Aykın
”Tüm evrende hiçbir şey yok olmaz, bana inanın, ancak maddeler değişirler ve yeni şekillere girerler. “Doğmak” kelimesi daha önce olandan daha farklı bir başlangıç için kullanılır. Aynen “ölmek” kelimesinin aynı şeyin sona ermek için kullanılan hali olması gibi… Her ne kadar bu madde şuna, şu madde buna dönüşüyorsa da maddelerin toplamı değişmeden kalır.” Ovid, Metamorfozlar

-
Neşeye dair… Bir kaç fıkra…
”Doğanın tek bir dokunuşu bütün dünyayı akraba yapar.” William Shakespeare

Merhaba, nasılsınız?
Bugün yazımı yaşamı üzerine, yaşadığı zaman ve yer hakkında kesin bir bilgi olmayan Nasrettin Hoca fıkralarına ayırdım. (D.1208-Ö.1284) Neşemizin her daim olması niyetiyle…
”DÜNYANIN ORTASI
Köylülerden bir kaç münasebetsiz kişi Nasrettin Hoca’ya sormuşlar:
-Hoca efendi dünyanın ortası neresidir?
-Şu bizim eşeğin sağ ön ayağının bastığı yerdir.
içlerinden biri:
-Amma yaptın Hocam… diye söze başlayacak olmuş. Hoca hemen sözünü kesmiş:
-İnanmazsanız ölçün!…”
”BİR ŞEYİN TERSİ BİLİNMEZSE
Nasrettin Hoca’ya bir gün sormuşlar:
-Hoca, burnun ne tarafta?
Hoca ensesini göstermiş.
-Tam tersini gösteriyorsun Hoca Efendi, demişler.
-Bir şeyin tersi bilinmezse, doğrusu anlaşılmaz! demiş.”
” SANA NE
Hoca çarşıda dolaşırken biri Hoca’ya takılmış:
-Hoca Efendi, az önce nar gibi kızarmış bir tepsi baklava götürdüler, demiş.
Hoca aldırış etmemiş:
-Bana ne … demiş.
Adam devam etmiş:
-Ama hoca efendi, baklava tepsisini sizin eve götürdüler, demiş.
-Hoca yine terslemiş adamı:
-Sana ne!”
Hâlâ bizlere rehberlik eden mizah ustası Nasrettin Hoca’ya sevgi ve saygıyla.
Arzu Aykın
”Gerçekten görmek kolay değildir.” Rumi

-
Gerçek, Kaliteli Bir Yaşamı İçsel Huzur Sağlar…Nasıl?
” Kesin fikirlere sahip olmak insanı hiç bir şey yapmamaya götürür.” Paul Valery

Merhaba, nasılsınız?
Huzur ne demek diyerek başlayalım. Huzur; insanın içinde duyumsadığı rahatlık duygusu, gönül rahatlığı, iç rahatlığı, baş dinçliği, rahatlık içinde bulunma durumu, dinginlik, çekişmesizlik. Sözlükteki anlamından yola çıkarak ”Evrenin üç niteliğinden” algılayarak, Kendimizi de sorsak ne derdik? ” Huzur benim için ne demek? Eylem, eylemsizlik, özellik olarak?
Kişiliğimiz alışkanlık haline gelmiş düşüncelerimizin, davranışlarımızın, tutumlarımızın, seçimlerimizin bilinçli ya da bilinçsiz ifade edilmesi sonucudur. Koşullu tepkilerimiz kısıtlı, sınırlı bakışımızdır. Tepkisel davranışlarımızın ne kadarının farkındayız? Hemen bu soruyu kendimize sesli sorsak cevaplarımız nasıl olurdu?
Huzur kavramına odaklanmaya devam. Peki, içsel( dolayısıyla dışsal) huzura nasıl sahip olabiliriz? Hepimiz huzur istiyoruz. Anlık yaşadığımız düşüncelerimizdeki huzurun tanımına bakmak; dolayısıyla ”bipolar bakışla mı bakıyoruz?” burada kendimizi sorgulamak önemlidir. Çoğumuz için diyebiliriz ki yalnız kalmak, rahatsız edilmemek, engellenmemek huzur tanımı içindedir. Bu tanımla sınırsız varlığımıza düşüncelerle sınırlar koymakta ve bilinçsizce kendimizi, potansiyelimizi, sahip olabileceklerimizi sınırlamaktayız. Bir dizi düşüncelere bağlanarak huzura kavuşacağımız hayalleri, fantezileri kurmaktayız. Kısaca diyebiliriz ki rahatsız edilmeden huzurlu yaşamak istiyoruz. Tüm ilişkilerimizde aradığımız ve istediğimiz budur. Seviyorum sevmiyorum, hoşlandım hoşlanmadım diyerek huzuru bulamayacağımız kesindir.
Huzura sahip olmanın ön koşulu gözlemek, izlemek, sorgulamaktır. Sorgulamak; iyi kötü, faydalı zararlı bakışlara eş yaklaşımla analiz etmektir. Bölünmüş benlikte huzura sahip olabilmek ancak çalışılmış zihinle mümkündür. Tutunulan, bağımlı olunan düşüncelere, inançlara eş yaklaşım sağlandığında huzur kendiliğinden açığa çıkar.
Örnek verecek olursam uzun bir süredir savaş belgeselleri izliyorum. İnsan davranışları üzerinde incelemeler, sorgulamalarla gözlemliyorum. Savaş kötü diye koşullanmış bir düşüncem inancım vardı. Savaşlar bitsin barış gelsin, huzur gelsin düşüncesine de koşullanmam vardı. Bir gerçek var ki Dünya üzerinde savaşlar hiç bitmedi. Savaşsız geçen bir altı günden bahsedilir bilmem bilir misiniz? Algımız, kararlarımızı, eylemlerimizi etkilediği gerçeği ile tekrar tekrar gözlemledim. Zihnimde, bilincimde anlamlardan özgürleştiğimde sadece gerçek kaldı.
Sınırlı, bipolar bakış subjektif bakış demektir. Buna bağlı düşünce, duygu, davranışları hayatımızda deneyimlememize neden olur. Ta ki fayda zararın eşitliğini idrak edip, objektif bakışımızla yani hoşlandım hoşlanmadım demeden eş yaklaşımla tüm potansiyelimize sahip çıktığımızda huzura kendiliğinden sahip olabiliriz.
Rumi ” Yaşam tutunmak ve bırakmak arasındaki bir dengedir.” demiştir.
Ayrıca ünlü bir filozofun dediği gibi de yazarsam; Kendinizin otorite olduğu bir hayat için bir program yapın ve uygulamaya, alçakgönüllü bir şekilde, canınızı sıkan küçük şeylerle başlayın.
Metotla koçluk/mentorluk yapan bir uzman olarak diyorum ki zihnimizdeki sınırlı, baskın düşünceleri gözlemledikçe hayatı tepkisel değil, yanıt vererek yaşamaya başlıyoruz. Hayata dair durumlara, olaylara daha anlayışlı, hoşgörülü yaklaşımla çözüm odaklı, geliştirici, özgürleştirici yaşarken duygusal dinginlik zihinsel uyanıklık hali içerisinde… Duyuların ötesinden objektif bakışla kaliteli, önceliklerimize göre bir yaşamdan tatminkar, aşkın, hizmet ederek yaşamak mümkündür. Zihnimizi kirlerden arındırmak, duygu ve düşüncelerimizi nötr hale getirmek önemlidir. Farkındalığımızı yükseltmek için her gün, sabah/ akşam, en az yirmi dakika meditasyon yapmak önemlidir. Dikkatli ve gözlemci kalarak meditasyon yapmak, saf farkındalık düzeylerini ve bilinç aşamalarını deneyimlememizi sağlar. Böylece bedensel ve zihinsel dinlenme gerçekleşirken, daha kaliteli, sağlıklı, yapıcı davranışlarla hayatımızın başarılarına imza atabiliriz.
Ne istediğimizi bilmek, kararlı olmak, ruh merkezli olarak bir yaşam mümkündür. Hayatımızı yönetme becerimizi geliştirmek mümkündür. Ve bir uzman olarak deneyimlerinizi nasıl dönüştüreceğinizi öğrenmenizde size yardımcı olmak için buradayım.
Görüşmek üzere. Sevgi ve saygı ile. Arzu Aykın/ Profesyonel Nefes ve Yaşam Koçu
” Bir insanın ilk işi nedir? Yanıt açık, kendisi olmak.” Tevfik Fikret

-
Bakışımızdır Bizi İnciten, Olaylar Bizi İncitemez.
”Tanrı’yı gördüğüm göz, Tanrı’nın beni gördüğü göz ile aynıdır.” Meister Eckhart

Merhaba, nasılsınız?
Olaylar ya da durumlar bizi incitemez ve engelleyemez. Diğer insanlar da bizi incitemez ve engelleyemez. Konu olan bizim bunlara bakışımızdır. Bize sorun yaratan, ”tutumlarımız ve tepkilerimizdir”. Dışsal koşullarımızı biz seçemeyiz fakat bu koşullara nasıl yanıt vereceğimizi her zaman seçebiliriz.
Özetle; algılarımız; düşüncelerimizi, kararlarımızı, eylemlerimizi etkiler.
”İncindim” sözü hayal kırıklığıdır. Beklentiyle birlikte dış koşullara göre kıyaslamak her ne şekilde olursa olsun bölünmedir ve çatışma yaratır. Bu yadsınamaz bir gerçektir. Kendi içimizde gözlemleyen ve gözlemlenen, düşünen ve düşünülen. Çatışma içindeki zihin kaçınılmaz olarak çarpıklaşır ve dolayısıyla hakikatin ne olduğunu apaçık göremez. Aklın fonksiyonları! Aklı, mantığı işletmekten korkuyor muyuz? Çünkü onun ruhsal olmayan bir şey olduğunu düşünüyor olabiliriz. Ancak duru, nesnel, tarafsız, sağlıklı aklı yürütmeyi nasıl becerebileceğimizi bilmiyorsak berrak bir zihne sahip olamayız.
Peki, bölünmeyi nasıl algılıyorsunuz? Bölünme zihninizde ne tür izler, kayıtlar oluşturdu? Hep birlikte düşünelim…
Peki, doğru eylem biçimi nedir? Burada dikkatinizi çekeceğim konu şu; doğru olması gereken eylem nedir sorusu değil, doğru eylem biçimi nedir?
Sonuçta gerek kendi içinizdeki gerekse dünyadaki bütün çelişkileri görüyorsunuz. Kendi içinizde yaşadığınız büyük ıstırabı, umutsuzluğu, acıyı, kederi, yalnızlığı, sevgisizliği vurdumduymazlığı, vahşeti, şiddeti gördüğünüzde Kendinize sorduğunuz soru nedir? Önemli olan bu gerçekleri nasıl gördüğümüz, bu gerçeklere nasıl baktığımızdır; bu gerçeklere ilişkin ne yaptığımız değil, varoluş denilen bu son derece girift soruna, bir insan olarak nasıl baktığımız önemlidir.
Kendinize ve dünyaya nasıl bakıyorsunuz? Lütfen, soruyu Kendinize sorarken ne yaptığınızı izleyin, inceleyin. Bunun için zaman ayırmanızı rica ederim.
Burada en önemli ayırt edici bakış, dünyayı ve kendinizi nasıl değerlendirdiğinizi, gördüğünüzü, gözlemlediğinizi kavramaktır.
Evet, ayrıştırılmış, bölünmüş çatışmalı zihin ancak uzman bir rehber eşliğinde Kendi Gerçekliğine adım atabilir. ”Neye ihtiyacın var?” bu soruyu Kendinize sormanızı öneririm. Sezgilerinizle yolunuzda ilerlediğinizi fark edeceksiniz. Doğru görüş, doğru amaç, doğru söz, doğru eylem, doğru yaşayış, doğru çaba, doğru hatırlayış, doğru içe dalış…
Görüşmek üzere sevgi ve saygı ile. Arzu Aykın / Profesyonel Nefes ve Yaşam Koçu
”Bedeninize tam bir sadakatle bakınız. Ruh, sadece o gözlerden görmek zorundadır ve gözler bulanıksa, tüm dünyada bulutlu görünür.” Johann Wolfgang Von Goethe

-
Paylaşın…
”Her hayatta bir dönüm noktası vardır. O kadar büyük, keskin ve net bir andır ki bu, insan kendini sanki göğsüne vurulmuş, tamamen nefessiz kalmış gibi hisseder ve de şunu bilir, en ufak bir şüphe kırıntısı olmadan bilir ki, hayatı hiç bir zaman eskisi gibi olmayacaktır.” Julia Quinn

”Paylaşın” zihninde yankılanırken bu cümle ile gözlerini açtı. Kaç saat uyumuştu bilmiyordu. Saatine baktı. Rüyanın etkisi ve yarattığı duygu seli içerisinde nefes almak çok zor geliyordu. Bir an önce yataktan kalmalıyım diyerek doğruldu. Elini yüzünü yıkamadan bilgisayarını açtı ve mutfağa yönelip kahvesini yapmak üzere ısıtıcıya suyu koydu. Sonrasında yüzünü yıkamaya, banyoya yöneldi. Banyoda ayna karşısındaydı. Kendinden Kendine bakıyordu; aynadaki, görüntündeki gözlerinin içine. Cevaplar arıyordu. Tüm bunlar nasıl olmuştu? Nasıl başlamıştı? Sorun giderek büyüyordu ve izleri büyük yıkımlara sebep olabilirdi. Çözümü nasıl bulacaklardı? Görüntüdeki gözlerinden gözlerini kaçırdı. Derin bir nefes aldı, eğildi, çeşmeden akan soğuk suyu yüzüne bir kaç kere çarptı. Zihnindeki sesler durmadan konuşuyordu. Düşünceler peşi sıra tekrar ediyordu. ”Şehir karantinada. Sokağa çıkmak yasak. Korku sinsice geziyor, insanların zihinleri karışıyor. Sokak arası öfke, şiddet kendini gösteriyor. Şehir sakini uyuyor, tehlikeden habersiz. Hiç bir şey bilmiyorlar. Bir çoğu duvara yansıttıkları projeksiyon Tv ‘de eğlencelik peşinde geziyor. Sen yapamazsın.” Son bir kere daha suyu yüzüne çarptı; sanki bir rüyadan uyanmak ister gibi, daha uyanık bir akılla çözüm aramaya niyet eder gibi. Yüzünü havluya silmeyle silmeme arası aceleyle bir hamle ile odaya geçti.
Bilgisayardan canlı görüşmeyi açtı. Tüm ekibi geceden ayarlamıştı. Toplanmalarına bir kaç dakika vardı. Hemen gidip, kahvesini yaptı ve termosuna koyarak masasına, toplantıyı başlatmak üzere geçti. Ekip hazırdı. Mikrofonu açmadan ”Merhaba” der gibi sağ elini kaldırdı.
Tehlike büyük diye feryatla başladı ilk konuşmacı. Diğerleri de başları önde, onaylıyorlardı. Her biri kendi uzmanlık alanlarından durum değerlendirmesi yaptı; tüm olası felaket senaryolarıyla.
Olanı ön görememişlerdi. Şimdi pişmanlık ve suçluluk duygularına yer yoktu. Dikkatlerini toplayıp, odaklanacakları olana değil, olanın olası etkileri üzerinde önlem almak üzere çözüm arıyorlardı. Her bir konuşmacıyı dikkatle dinledi. Ekrana bakıyordu. Tüm ekranı kaplayan çaresizlik duygusunun yüzlerinde anlamsızlaştığına tanıklık ediyordu. Mikrofonun sesini açtı. ” Arkadaşlar, kalıcı değişim birkaç dramatik an içinde değil, saat be saat, gün be gün oluşur. Zaman geçtikçe her süreç onarımı da gerektirir. Sabır ve disiplinle güç birliği yaptığımızda kontrol altına alabiliriz. Bütün insanları etkileyen bir sorun. Karışık bir zihin tehlikenin boyutlarını objektif değerlendiremez. Bu yüzden ne yaparsa yapsın karışıklığa yol açar. Bunun apaçık ortada olduğunu düşünüyorum. Sorunu analitik bir süreçten geçerek değil, paylaşarak çözeceğiz.” Sanki kendisine söylüyordu. Bir nefes aralığında, her birinin başını kaldırıp, Haydi o zaman çözebiliriz bakışları arasında konuşmasına devam etmeden önce, çok derin bir nefes aldı ve yavaşça, usul usul bıraktı. Zihnindeki gürültü yerini sessizliğe bırakmıştı.
” Kendi korkumuzdan özgürleştiğimizde, varlığımız kendiliğinden diğerlerini de özgürleştirir.” Nelson Mandela

-
Özgür İradenizle Kendi Seçimlerinize Odaklanın. Nasıl mı?
“Gücünüzü aşan bir rolü üstlenirseniz, bu rolü iyi oynamayı beceremeyeceğiniz gibi, yapabileceğiniz bir rolü de yapmamış olursunuz. ”
Epiktetos
Merhaba, nasılsınız?
Hatırlarsanız geçen hafta ki yazımda beden fizyolojisi demiş; beyin diye bir giriş yapmış, depresyona bir bakışla beden fizyolojisine dikkatinizi çekmeye çalışmıştım. Beden fizyolojisinde bir de homeostazi kavramından bahseder bilim. Kısaca tanımlarsak hücrenin dengeyi sürdürme yeteneğidir. Doğaya baktığımızda da çoğumuzun deneyiminde mevcut olan denge, uyum, ritim, huzur, sessizlik, sakinlik en doğal hal olduğunu hem izler, okur hem de doğayla bir olduğumuzda birebir deneyimleriz.
Son zamanlarda danışanlarımda gözlemlediğim, duyduğum ve çözüm aradıkları bir konu; odaklanma güçlüğü. Kabımdan kaleme neler dökülecek? Haydi o zaman…
Odaklanma zihnin fonksiyonlarından biridir. Odaklanmaya aşinayız hepimiz doğduğumuz andan itibaren. Hayatta kalmaya odaklı zihin- beden tüm eylemlerinde otomatik bir biçimde kullanır. Bu kadar otomatik yaptığımız bir zihin fonksiyonu ise neden odaklanma güçlüğü yaşarız? Devam edelim…
İlgi eksikliğinden, duygusal tedirginlikten, zihinsel huzursuzluk ve kafa karışıklığından, yetersiz uyku ve buna bağlı yorgunluktan, bağışıklık sisteminin zayıflığından, sağlıksız beslenmekten, öz disiplin eksikliğinden ya da iradeli seçimlerde bulunulmadığından olabilir. Günlük hayatımızda konuşma diline yerleşmiş kalıplarımıza bakarsak aslı sorumuzu fark edebiliriz.
Peki, her bir sebep, sonuçlar yaratır diyor ilim-bilim. Sonuç burada odaklanma güçlüğü öyleyse problem belli o zaman çözüm de bellidir. Nasıl çözümler vardır?
Çözümleri sizin de bildiğinizden eminim. Tekrar hatırlayacak olursak; iradeli, bilinçli eylemde bulunmak hemen çözüm almanızı sağlayacaktır. Devam edersem uyku kalitesini arttırmak, sevdiğiniz şeyleri yapmak ya da yaptığınız şeyleri sevmek, zihinsel, duygusal huzurunuzu geliştirmek, bedensel sağlığınızı geliştirmek, düşüncelerinizi, ruh hallerinizi dolayısıyla davranışlarınızı yönetme becerinizi geliştirmek. Bu gelişimlerin gerçekleşebilmesi için de kararlı ve istikrarlı olmak da önemlidir.
Belki çözümlerin bilgisine sahipsinizdir. Günümüzde bilgiye ulaşmak zor olmasa gerek. Davranışlarda değişimi, dönüşümü başarılı bir şekilde yapabilmek için bir rehbere ihtiyacınızın olacağı kesindir. Kendi başınıza da yapabilirsiniz ancak zihin izlerle sürdürülebilir olmaya yatkındır, dolayısıyla kendinize ve çevrenizden gelecek etkilere sabırlı olmanız önemlidir. Bunun için uygulanabilir bir plana ihtiyacınız olacaktır.
Eğer ki bir plan yaparsanız ve eyleme geçer ve sadık kalırsanız güçlük olarak algılanan sorunun kendiliğinden ortadan kalktığına tanıklık edeceksiniz ve öz güveniniz yerine gelecek ve ilhamla hedefleriniz için odaklı, yaratıcı fikirlerle çalışmaya devam edebileceksiniz. Ayrıca yaşam kaliteniz de artacaktır.
Son bir kaç cümle; odaklanma güçlüğü aşılabilir bir durumdur. Yılların deneyimine sahip bir metot ve rehberle istenilen sağlık seviyesine gelineceği kesindir.
Dolayısıyla sizlere destek olmak için buradayım. Sevgi ve saygı ile. Arzu Aykın/ Profesyonel Nefes ve Yaşam Koçu
“Başınıza gelen iyi ve kötü olayların sorumluluğunu üstlenin. Dikkatiniz amacınızda ve ruhunuzda olsun. “
Epiktetos
-
Nasıl Düşünüyorsanız, Öyle Hissedersiniz.
” Eğer şeylere bakışınızı değiştirseniz, baktığınız şeyler değişir.” Wayne Dyer

Merhaba, bu haftanız nasıl geçti? Kazanımlarınız nelerdi? İçsel, nelere, nasıl, hangi bakış açılarıyla baktınız? Ne değişti ya da dönüştü? Neyi fark ettiniz?
Nasıl düşünüyorsak, öyle hissederiz. Bu hafta zihin alanına; depresyon ve güvensizlik durum ve duygularına bir bakışla yaklaşmak nasıl olur diyerek başlıyorum.
Güvenlik, içgüdüsel bir duygu olup, bireyin Kendini gerçekleştirmesinde önemli bir rolü vardır. Güvenlik, hayatta kalma becerisi olarak tanımlanabilir. Biliş; olaylara bakışımız, algılarımız, zihinsel tutumlarımız ve inançlarımız demektir. Bilmek, öğrenmeyi, öğrenmek anlamayı getirir. Burada duygulardan bahsedecek olursak da temel duygular içinde öfke, korku, üzüntü, mutluluk, iğrenme, şaşırma, arzulama diye yazabiliriz. Ayrıca bunlara zihnin kirleri de diyebiliriz.
”Depresyon tüm nüfusu etkileyen yaygın psikiyatrik bozukluklardan biridir. Tedavi edilmediğinde erken ölüm, genel sağlık durumunda bozulma gibi olumsuz sonuçlar yaratırken, doğru tanınıp, uygun bir şekilde tedavi edildiğinde hastanın yaşam kalitesini arttırmak mümkün olabilmektedir.” der tıbbi literatürde.
Depresyon her yaşta görülebilir, ancak orta yaşlarda ve özellikle de 25-44 yaşları arasında daha sık izlenen bir durum olarak tespit edilmiştir. Yapılan ölçümlerle aşağıdaki rakamsal bulguları da sizlerle paylaşmak bizlere bir farkındalıklı bakış getirecektir.
Yaşam boyu majör depresyon yaygınlığını Angst (1992)
% 4.4-%19.6 ve Kessler (1994) % 17 olarak belirtmiştir. Son dönemde yayınlanmış bir çalışmada ise depresyonun yaşam boyu görülme sıklığı %1,5 ile %19 bildirilmiştir. Ülkemizdeki depresyon yaygınlığı ise %8-20 bulunmuştur. (?)Çoğumuz, bazen yaşadığımız herhangi bir durum veya olay ile ilgili kendimizi güvensiz, depresif hissettiğimiz olmuştur. Bazen bu durum ya da olaylara olumsuz ve kendimizi eleştiren bir biçimde de düşünürüz. ”Ben işe yaramazın tekiyim” gibi olumsuz içsel konuşmalar içindeyizdir. Hatta zihinsel farkındalığın yüksekse kendini duvardan duvara vurduğunu, öldürdüğünü, işkence ettiğini bile fark edebilirsin. ” Bu problemler gerçek.
Nasıl düşünüyorsak, öyle hissederiz.
Bu yeni bir fikir değildir. Yunan filozof Epiktetos, kişilerin “olaylardan değil, onlar hakkındaki görüşlerinden” rahatsız olduklarını söylemişti. Shakespeare de “iyi ve kötü diye bir şey yoktur, düşünce onu öyle yapar. ” dediğinde benzer bir fikri ifade ediyordu (Hamlet, Oyun 2, Sahne 2). Bu fikir yıllardır ortalıkta olmasına rağmen, depresif olduğumuz zamanlarda birçoğumuz olayı böyle göremez.
Deneyimleyen biri olarak diyebilirim ki depresyon acı/haz denkleminin sonuçlarından biridir.
Depresif hissedildiğinde, genel olarak bunun nedeninin başımıza gelen kötü olaylar olduğunu düşünüyor olabiliriz. Kendimizi aşağı görüp, mutsuz olmaya mahkum olduğumuzu düşünebiliriz, çünkü işimizde başarısızlığa uğramış ya da sevdiğimiz biri tarafından
reddedilmiş olabiliriz. Yetersizlik hislerimizin kişisel bir kusurdan kaynaklandığını düşünüyor olabiliriz, mutlu ve tatmin olacak kadar zeki, başarılı, çekici ya da yetenekli olmadığımıza ikna da olmuş olabiliriz. Olumsuz düşüncelerimizin sevgiden yoksun ve travmatik yaşanmış
bir çocukluğun, miras aldığımız kötü genlerin ya da bir çeşit kimyasal ya da hormonal dengesizlik sonucu doğduğunu düşünebiliriz. Aklımız karıştığında başkalarını suçlayabiliriz: “Her şey bu ……… yüzünden! Onlar olmasaydı harika bir gün geçiriyor olacaktım!”Ve neredeyse bütün depresif insanlar kendileri ve dünya hakkında onlara özel ve korkunç bir gerçekle karşı karşıya olduklarına; bu kötü duygularının gerçek ve kaçınılmaz olduğuna emindirler. Kuşkusuz bu düşüncelerin içinde gerçeklik barındırabilir ya da barındırmayabilir. Tüm bu durumlar tanıdık değil mi? Aynı ya da benzer deneyimlere bir çoğumuz sahibiz.
Burada hemen bir soru; Kendine meydan okumak adına iyi gelebilir.
Baskılanmış ya da bastırılmış duygularımız nelerdir? Sosyal bir varlık olarak çoğumuz bu duruma aşinayız. Ne dersiniz? Bir kaç dakika kendiniz için Kendinize bir bakışla. Örneğin ben uzun bir süre bastırdığım, baskılanmış öfke ile çalıştım. Öfke isteğin yerine gelmemesidir.
Konu depresyon olunca dolayısıyla yazdıklarım da depresif. Bir dakika! Hemen; şimdi Sizlere mucize niteliğinde bir haber verebilirim. Yaşanan durum veya olaylar ne kadar kötü olursa olsun, olaylar hakkında düşünme şeklinizi ve hatta temel değer ve inançlarınızı bile değiştirebilirsiniz. Ve bunu yaptığınızda, duygu durumunuzda, görünüşünüzde, ve üretkenliğinizde derin ve sürekli değişiklikler yaşayacaksınız. Nasıl mı? Kolaylaştırıcı dönüştürücü uzman koç/mentör ve kendiyle çalışan biri olarak diyebilirim ki bilincinizle çalışarak, zihninizdeki kirleri arındırarak. Bunun için hemen yapılabilecek öncelikli eylem; zihin-beden fizyolojisini tanımaktır. Sonrasında kendinize bir rehber seçerek Kendini Bilmeye adım atmaktır.
Tam da burada bakışımızı beyine çevirirsek; bilimsel yaklaşımla beyin üç bölümden oluşur. Sürüngen, memeli (limbik) , frontal korteks. Sürüngen beyin denilen bölüm insanlardan gekolara (sürüngenler) kadar bir çok türde bulunuyor. Bu bölüm otomatik ve düzenleyici fonksiyonlara aracılık etmektedir. Limbik dediğimiz bölüm ise memelilerde genişlemiş durumda. Duygu-hislerle etki tepkisel davranışları içerir. Frontal korteks beynin en son evrilen bölgesidir. Kendine özgü bir yapıdır ve insanlardaki versiyonu çok daha benzersizdir. Bu son bölüm insanda vardır ve zihnin plan, analiz, muhakeme, karar verme yetilerini içinde barındırır.
Beden fizyolojisi hakkında bir fikrimizin olması bize ne sağlar derseniz de diyebilirim ki karşılaştığımız durum ya da olaylarda duygu durumları ile aşırı üzüntü/aşırı sevinç hallerini yönetme becerimize katkı sağlar. Hayatta kalma çabasından zihnin fonksiyonlarında bilgeleşerek hayatımızı daha kaliteli yaşayarak, hayatlarımızı yöneterek yaşam becerimizi geliştiririz. Nasıl mı? İstiyorum-istemiyorum, çarpık düşünce ve buna eşlik eden duygu özdeşleşmesi ile subjektif anlamlarından özgürleşerek. Beynimizde yeni nöron yolları yaratarak. Tabi ki rastgele bir yaşam yaşamak istemiyorsak.
Son bi kaç cümle daha yazacak olursam; bizler dünyayı değiştiremeyiz, ona verdiğimiz tepkiyi değiştirebiliriz. Tepkiyi yaratan düşünceyi dönüştürebiliriz. Kendini Bilmek, bilincinde özgürleşmek, huzurlu, içsel ve dışsal barış içinde, mutlu olmak, yetersizlik duygusundan özgürleşmek istiyorsan özünle arandaki tüm sınırlayıcı düşüncelerini, duygularını dengeye getirmek önemli. Gerçek, Tek ve Farkındalık için en önemli araçlar; meditasyon, nefes ve hemen birlikte eşlik edecek olan, dünya gözlerinin önündeki perdeyi kaldırabilmek, tepkisel değil yanıt vererek yaşamak ve tarafsız gözlerle dünyaya bakabilmek için güçlü dönüştürücü sorulardır.
Peki, bir soru ile bitirelim haftanın yazısını. Hayatınızın tamamına baktığınızda ihtiyacınız tam olarak nedir? Büyük, en büyük hayaliniz nedir ya da neydi? Hala gerçekleşmemiş sizi fanteziye düşüren hayaliniz nedir?
Görüşmek üzere sevgi ve saygı ile. Arzu Aykın
”İnsan olmak han gibidir, her sabah yeni biri gelir, hepsini sıcak karşılayın ve onları eğlendirin.” Rumi

-
Şimdi…
”Sonsuz olan iki şey vardır; evren ve insan ahmaklığı; aslında evrenin sonsuzluğundan emin değilim.” Albert Einstein

Şimdi ölümden bahsediyordu. ”Onunla geçirdiğim her an’ı fotoğraf karelerine sıkıştırdım; her özlediğimde özlem gidereceğim, sarılacağım karelere. Doğumu gibi ölümüne de hazırım.” dedi telefonun ucundaki can dostu. Her bir kelime Nesin’in bilincinde genişledi, dünyaya bakışında arada ne varsa kaldırarak.
O an; hayatına geldiği o an’daki görüntü tüm odanın içini doldurdu. Küçücüktü. Korkak, titrekti. Savunmasızdı. Yalnızdı. Hiç bir fikri yoktu nerede olduğu ile ilgili. Bedenindeki gerginliği kulaklarının geriye yatışı, tüylerinin havada elektriklenmesi çok iyi anlatıyordu. Nelere ihtiyaç duyar, neleri sever, ne zaman uyur, nasıl beslenir, düzenini nasıl sağlar? Nesin ”Benim de hiç bir fikrim yok.” dedi titrek bakışlı, eve yeni gelen cana. İliklerine kadar geri çekildiği, ağrılar içinde kıvrandığı, acıdan uykusuz kaldığı zamanlardı Nesin’in.
Başka bir an dolduruyor odanın içini. Zamandan bağımsız, öylece, küf yeşili kadife koltukta hareketsiz oturduğu bir an; zihninin gürültüsünün evin o bölümünü dolduran sessizlikte, dışarıya bakıyordu. Beyaz bulutlarla renklendirilmiş gökyüzünü izliyordu. Gökyüzünde martıların bir şeyi, bir yeri işaret eder gibi dairesel uçuşlarını bir fikri olmadan izlerken küçük patinin patileriyle oyuna davet edişi, kafasını sola yatırarak kıpırdamadan bakan bakışları arasında Nesin’in bakışlarını dışarıdan içeriye almıştı. Küçük Patinin yeşil gözlerinde bir an sessizliği deneyimlediği andı. İşte o andan itibaren küçük patiyi izlemeye koyuldu; bıkmadan, usanmadan her gün, abartısız her an. Rutinleri vardı küçük patinin.
Başka bir an; bir fotoğrafçı gibi tüm bakışının gökyüzüne odaklandığı bir an; her bir kareyi çeker gibi Nesin de kediye odaklanmış kıpırdamadan, birlikte, o anın içinde. Kaç kuş varsa bir o kadar kuş sesiyle, rüzgarın yüzlerini okşamasıyla, güneşin ışıklarıyla aydınlanan günle birlikte çantası omuzunda hızla yürüyen kadın, belli ki geç kalmış yolda koşturan adam, gözlerini ovuşturan servis bekleyen çocuk, tüm yola hakim olmaya çalışan camdaki kadın, el sallayan yaşlı adam. Hepsi aynı anda oluyordu. Her gün küçük pati usanmadan günü karşılıyordu meditasyondaki gibi sabit duruşla. Her eylemi yeteri kadar, ihtiyacı kadardı.
Nesin can dostunun ne dediğini daha net anlıyordu. ”Doğum ve ölüm arası yaşam; kısa.” dedi. Biraz önce kapattığı telefonu yavaşça masaya bırakarak, sadece kendisine hatırlatarak ”Yaşam; şimdide, eş yaklaşımla, hep birlikte tek bir yaşamız.” dedi.
Arzu Aykın
”Dinle, biraz nefes alıp, sonra da buna hayat mı diyorsun?” Mary Oliver

