Şafağın Gizemli Ritmi

Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.

İnsanın hikayesi gizem kutusundan başka nedir ki?

”Tam şafak vaktiydi. Gözlerini açtığında, geceden kalan tüm düşünceleri engin sulardaki balık sürüleri gibi zihnine üşüşmüş, yeni eklenenlerle birlikte günlük hareketine başlamıştı. Dışarıda, binaların boşluğunda yankılanan kuş sesleri, yaz mevsiminin o kışkırtıcı sıcağından önce, adeta serinliğe yapılan son bir çağrı gibiydi. Balkona çıktı. Gözleri sigara paketine kayarken, dolaptaki soğuk kahvesini hatırladı. Yüzünde küçük bir gülümseme belirdi. Dolaba doğru yönelirken, tüm dikkati hayatını değiştiren o ilk güne, o yere ve o zamana aktı.

Yeni bir başlangıç yapma kararına zorlandığı, “ne yapsam” diye araştırma çaresizliğinde boğulduğu ve yaşamının büyük bir dönüşüme doğru evrildiği, hiçbir şeyin kontrolünün kendi elinde olmadığı o sayılı günleri çok net anımsıyordu. Birbirine benzeyen günlerin kasvetinden yorulduğu, bedenini sadece zorunlu vazgeçilmezliklerin peşinde sürüklediği bir hapishanedeydi o zamanlar. Yanlış yerde aradığı ve bir türlü bulamadığı özgürlüğü ile kendi doğrularını fantezi dünyasında araması da artık işe yaramıyordu. Ne bir işi, ne bir arkadaşı ne de tutunacak başka bir şeyi vardı. Oradan oraya durmadan sürüklenen hayatlar arasında onun hikayesi olamazdı. Sahi, nereden nereye geliyordu?

Kuş seslerinin fısıltıları arasında, balkonda kendisini en rahat hissettiği koltuğa gömüldü. Sol elinin parmakları arasına yerleştirdiği sigarasını, bir savaş filmi sahnesinin gizemiyle, en sevdiği dedesinden babasına miras kalan o eski çakmakla ateşledi. Sadece kendisinin duyacağı ve hissedeceği sigaranın yanışına, yoğun dumanı içine çekişi eşlik ederken, sol bacağını çoktan ötekinin üzerine atmıştı bile. Günün uyanışını izlemek, tüm detaylarıyla gözlerinden başlayıp duyularında bir festivale dönüşen bu anı hissetmek, onu her seferinde farklı duygulardan özgürleştirirken, taze hisler ive sorular ile güne uyandırıyordu. Ve şimdi bu an, onu yine o kırılma gününe geri götürdü. Kendisini o güne bağlayan detayı net bir şekilde hatırladı: Özlemdi. İçinde her geçen gün büyüyen ve içsel dünyasında hâlâ büyümesine izin verdiği tek şey olan o derin özlem…

Büyük bardağa eklediği buzlar ile serinliği daha da belirginleşen kahvesinden bir yudum aldı. Her şey, çalıştığı yerde iradesi dışında yapılan bir görev değişikliğiyle başlamıştı; üstelik böyle bir yeniliğe hiç de hazır hissetmediği bir dönemde. Oldum olası ani değişiklikleri sevmediği zamanlardı. Şimdi geriye dönüp baktığında netçe görebildiklerini, o zamanlar endişelerinin içinde boğulurken fark edemiyordu. “Eyvahlar olsun!” diyerek çılgına döndüğü o günler, aslında büyük bir değişimin doğum öncesi sancıları gibiydi. Bir an önce bitsin istiyordu ama hayat hiç de aceleci davranmıyordu. Ağır bir roman gibi, her bir karesi —kimsenin istemeyeceği ve biraz abartılı dursa da— majör depresyon tadında ilerliyordu.

Yine de gün beklemezdi. Hayatın “yap, eyleme geç” dayatmaları, nefes alış verişleri zihninde yalpalayan bir sarkaç gibi olsa da gün, insandan almak istediğini her halükarda alırdı. İster yaşam döngüsü deyin ister başka bir şey; tek bir gerçek vardı ki o da temel ihtiyaçlarını karşılamak adına, iş yaşamı ondan ne istiyorsa ayakta kalmak için bunu vermek zorunda olduğuydu. Tüm canlılarda olduğu gibi, varlığı korumak ve sürdürmek her şeyden önemliydi. Ancak ters giden bir şeyler vardı ve o güne kadar bunu bir türlü anlayamamıştı. O güne kadar yaşamında neler yapmıştı? Kimin için yaşamıştı? Bunlar daha önce hiç düşündüğü şeyler değildi.

Uykusuz gecelerde, nedenini bilmediği korkuların esaretinde büyüyen çaresizliğinin, aslında zaman ayarlı bir bombaya dönüşmekte olduğunun farkında bile değildi. Duyularının keskinliği köreliyor; daha asabi, göz temasından kaçınan biri haline geliyordu. İş yerindeki halleri, saatin tik takları arasında “bitsin de hemen kaçayım” sabırsızlığına dönüşmüştü. Duvar takviminden koparılan yapraklar gibi, yaşamının ellerinden kayıp gidişini sadece izliyordu ve elinden hiçbir şey gelmiyordu. Kendini herhangi bir sürüngenden farksız hissediyordu.

Sigara ve kahvenin samimi dokunuşundan bir fırt daha çekti. Şafak, o muhteşem duyusal şovunu tamamlamış, anı artık güneşe devrediyordu. O bu devrimsel geçişi izlerken, günün getireceği tüm eylemler de sürprizleriyle birlikte sahnedeki yerini almaya başlıyordu.”

Geçmişin kramplarından geçip bugünün dinginliğine ulaştığı bu sabahta, içindeki o eski çaresiz bombayı tamamen etkisiz hale getirmeyi başarmış mıydı, yoksa hayatın sarkacı onu yeniden hiç bilmediği bir fırtınanın eşiğine mi sürüklüyordu?

Arzu Aykın

Nasıl Yardımcı Olabilirim? Paylaşmak İster misiniz?

BÜTÜNÜN DÜNYASI sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin