
Gerçek, Bir'likte. Birlikte keşfedilir ve inşa edilir.
Sorular ile yaşam alanlarımızı güçlendirici zihin açıcı bir hikaye:
”Zamanı doldurmak, zihindeki o amansız gürültüden kaçmanın en kolay yoluydu. Önüme yığılan plansız arzular, sonu gelmez öneriler ve “Bunu da yapmalısın.” diyen iç sesler etrafımı bir sis bulutu gibi sarmıştı. Vaktim vardı; o sisten sıyrılıp kaçabilirdim. Ama kaçmadım. Kaçamadım. Mutfağın ortasında durmuş, iki elimi birden sızlatan o derin ağrıyla birlikte cesaretsizliğimle yüzleşiyordum. Bu ne ilk kaçamayışımdı ne de son kararsızlığımdı.
Bunca yıldır kendime bir tatili çok görmüş, bir yerlere gitmekten hep imtina etmiştim. Hayatımda kurduğum o az sayıda arkadaşlığın da kalıcı olmadığını içten içe hep biliyordum. Bir zamanlar risk almaktan korkmayan, sınırları zorlayan o gözü kara insan, hayatına bir çocuk girdikten sonra yavaşça kabuğuna çekilmişti. Hayatta kalmak, korumak ve muhafaza etmek her şeyin önüne geçmişti. Ben de eski, sınırsız cesaretimi gömmüş, kendimi işe adamıştım. Çok çalışıyordum; çünkü çok çalışmak, sorunları görmezden gelmenin en asil bahanesiydi. Geceleri uykusuz, bedenimi hiç dinlemeden geçen üç yılın sonunda aldığım bipolar tanısı, aslında bir yenilgi değil, bedenimin ve ruhumun yorgun düşmüş ortak çığlığı ve ötesine geçme fırsatıydı.
Gürültü Neredeydi?
O kargaşanın ortasında dururken zihnime amansız sorular üşüştü: Gürültü tam olarak nerede? Dışarıda, sokaklarda, kalabalıklarda mı, yoksa tam şurada, göğüs kafesimin içinde mi? Genel seslerin içinden birini ayırt edişimizi neye göre yaparız? Neden bazı sesler bizi teğet geçer de, bazı fısıltılar içimizde bir deprem yaratır?
Biliyorum ki gürültü dediğimiz sesler bazen gürültü gibi gelmez insana. Sahilde dalgaların uğultusu, pazar yerinin bağırışları ya da sevdiğin birinin nefesi gürültü değildir de, odanın köşesinde duran bir saatin tıkırtısı delirmenin eşiğine getirebilir bizi. Zaman ve yere göre seslere verdiğimiz tepki de değişir. Gecenin karanlığında, yatağın içinde yankılanan o derin sessizlik en gürültülü andır bazen. Peki, referans aldığımız nedir? Bir sesi kaosa ya da melodiye dönüştüren o gizli ölçü birimi nedir? Cevabı biliyordum: Referansımız, o anki içsel dengemiz ya da dengesizliğimizdir. Ruhun o andaki direnci, yaraları ve kabulleridir. Ve en büyük gürültü, dışarıdaki hiçbir meydanda değil, insanın kendi özüyle çeliştiği o daracık iç odasındadır.
Aynadaki Tanıklıklar: İki Farklı Bakış Açısı
Dün Ünzile anne geldi. Masanın üzerine serdiğimiz eski fotoğraflara baktık. O koca üç yılı, tüm o iniş çıkışları kendi bakış açılarımızdan tekrar geçirdik. Beni kendi terazisinde ölçerken takındığı o sorgulayan, o derinlerde acıma barındıran bakışları hissettim. Ama garip bir şekilde, bu kez etkilenmedim. Fotoğraflardaki geçmişim beni rahatsız etmedi. Sadece o anlarda neyi göremediğimi, neyi anlamadığımı çözmeye çalışan bir merak vardı içimde. Birlikte yemek yedik, sakinleşen bir sessizlikte kahve içtik.
Sonra o tuhaf an yaşandı. Kendi evine asla ayakkabıyla girmeyen titiz kadın, benim kapımdan içeriye ayakkabılarıyla girdi. Sanki o ayakkabılar dışarıda bırakılamayacak kadar kıymetli, kapının ardında unutulamayacak kadar vazgeçilmezdi. Onları incitmekten korkar gibi içeri taşımıştı. Sessizce eğildim, ayakkabıları alıp ait oldukları yere, ayakkabılığa yerleştirdim. O salona geçerken arkasından bir bezle yerleri sildim. Onun gözü hemen fiziksel görünüşümde, evdeki düzenimde gezindi; ilk ilgilendiği şey çoğunlukla buydu. Mutfağa geçip patlamış mısır yaptım. Sıcak kaseyi önüne koyduğumda gözleri buğulandı. “En son dört buçuk sene önce, beyim öldükten sonra yemiştim.” dedi, “Evde tek başıma hiç yapmadım.”
O mısır tanelerine bakarken içimde bir yer sızladı. O, eşinin ölümünden sonra kendini mısırdan mahrum bırakmıştı. Peki ya ben? Ben kendimi nelerden mahrum bırakıyordum? Hâlâ da devam ediyordum bu gizli cezalandırmaya. Şimdilerde, bunca zaman kapının dışına fırlatıp attığım tüm o ertelenmiş arzular, bastırılmış istekler birikmiş, kapıyı kırarcasına içeri girmek istiyorlardı. Hepsi birden bağırıyordu. Kulaklarımda o boğuk, ayırt edilemeyen devasa gürültü… Kalbim sıkışıyor, nefes alamıyorum. Odada kaçacak hiçbir yer yok.
Ali’nin ölümünden beri peşimi bırakmayan o yalnızlık ve cansızlık hissi canlandı yeniden. Yıllarca kendime “Ben hep başkalarını düşünüyorum, onlar için yaşıyorum.” hikayeleri anlatmıştım. Kendimi bu fedakarlık maskesinin arkasına saklamıştım. Ama gerçek hiç de öyle değildi. Başkalarının varlığı üzerinden kendi varlığımı meşrulaştırmaya çalıştığım gerçeğiyle yüzleşmenin tam zamanıydı şimdi. İçimdeki özün gürlemesine, kendi sesini bulmasına izin vermeliydim.
Babamın zamanında bize, kardeşlerime ve bana koyduğu o katı kısıtlamaları fark ettim. Babam gitmişti, ama ben onun gardiyanlığını kendi kendime yapmaya devam ediyordum. “Önce onlar.” dedikçe içimde büyüyen o sessiz öfke, beni daha mutsuz, daha katı ve sert bir insan yapmıştı. En kötüsü de, babamdan devraldığım bu sert rolü kardeşlerime de aynen uyguluyordum. Bu eski, yıpranmış rollerle vedalaşma vakti gelmişti. Onları artık taşımayacaktım.
Ne istemediğimi biliyordum artık. Zihnim hararetle araştırmaya devam ederken, ruhum o çözemediğim niyetlerin, karmaşık duyguların arasından sıyrılıp asıl yapması gereken yatırıma odaklandı: Kendini yeniden inşa etmeye. Bu kez aceleyle yapılmış, sığ sığınaklar değil; iyi hesaplanmış, uygulanabilir bir yaşam planı kuracaktım.
Ertesi sabah, aynaya bakıp yüzümdeki tüm o yapay süsleri, maskeleri tek tek çıkardım. Kendimi en yalın, en saf halimle görmeye ihtiyacım vardı. Sızlayan ellerim için her iki tarafa da destek olacak atelleri aldım. Ve daha sıraya eklediğim her bir eylemi gerçekleştirmeye başladım.
Yeni kalabalıkların, gürültülü kursların içine atlamayacaktım bu kez. Masamın üzerine temiz, çizgili bir defter koydum: Aksiyon planı… Madde 1… Madde 9. Ve sınırlarımı gerçekten genişletmek için o pasaportu çıkaracaktım. Belki Ünzile anneyle yan yana, belki de bilmediğim tur kafileleriyle ya da değil, ama mutlaka yeni yollara düşecektim.
o titiz kadının ayakkabılarını evimde temizlediğim gibi, ruhumun zeminini de temizlemiştim artık. İçimdeki o boğuk gürültü yavaşça yatışıyor, yerini tek ve güçlü bir sese bırakıyordu. Kendi özümün gürlemesine ilk kez korkmadan izin veriyordum. En büyük gürültü susmuştu; çünkü içimdeki yabancı sesleri ayırt etmeyi öğrenmeye başlamış, referansımı başkalarından alıp kendi merkezime koymuştum.”
Peki ya sen; bunca gürültünün arasında, en son ne zaman kendi sesini duymak için kendine bir alan açtın?
Arzu Aykın

Nasıl Yardımcı Olabilirim? Paylaşmak İster misiniz?